Site Haritaları Google+ Sayfamız Youtube Sayfamız Twitter Sayfamız Facebook Sayfamız
Bugun...
Medya
Nihat genç 'suçluyu' buldu?

İşte size bir umut, başkanlığın geri döndürülmesi, umutların kesildiği siyaset sahnesine çok büyük bir ‘enerji’ taşıyacaktır...

18.12.2016  16:36

Nihat genç 'suçluyu' buldu?

Ünlü yazar, düşünür Nihat Genç yaşadığımız ızdırap, kötülük ve sıkıntıların suçlusunu buldu. İşte Nihat Genç’in odatv’deki köşesinden “Suçluyu buldum” başlıklı o muhteşem yazısı:


“Büyük bir saldırı altındayız patır patır ölüyoruz.

 

Ölmeden önce hani bir film şeridi gibi geçer ya hayat…

 

Tee baştan bir daha sil baştan dünyamız geçti gözlerimin önünde.

 

‘Silinecek şey’ yazı mı? Yazı beş bin yıldan beri var. Öncesi milyon çağlar?

 

Tanrı insanlığı kurtarmak için İsa’yı Musa’yı mı bekledi, yoksa ‘yazının icadını mı?’

 

Bilinen peygamberler yazının icadından sonra.

 

Uygarlığı inşa eden ‘yazı’ hiç de masum değil. İsası Musası ortalıkta iki bin yıldır içi yazı dolu bir kitapla dolaşıyor.

 

Öyle ki artık ‘yazı’ demek bile kutsala hakarete giriyor.

 

Ve öyle ki kutsal yazı dışında yazılıp söylenenlerin hepsi küfre gidiyor.

 

Bilmem bunca kutsal savaştan sonra yazının icad edilmediği arkaik o milyon çağları özleyen var mıdır?

 

Din savaşı, mezhep savaşı... Kutsal savaşların önünü büyük ölçüde kesen Aydınlanma, reform hareketleri de, Fransız İhtilali de, modern anayasalar da toplum sözleşmeleri de ‘yazıydı’..

 

Çek, senet, bono dediğiniz şey de üzeri yazılı bir kağıt.

 

Çek-senet bizden başka bir şey istiyor, kutsal kitap bizden başka bir şey istiyor, modern anayasalar bizden başka bir şey istiyor.

 

Hepsi ‘yazıyla’ istiyor.

 

Artık sadece madeni, suyu, havası alınmış bir dünyada değil ‘aklı’ da alınmış bir dünyada yaşıyoruz.

 

Felsefe dediğimiz zihnimizden geçenlerin ‘yazıyla’ ifadesi.

 

Ki, gün geldi, felsefe, zihnimizi kodlayan yazı’nın yetersiz kaldığını itiraf etti.

 

Çünkü yazı zihnimizden geçenlerin tam karşılığı değildi.

 

 

YANİ FELSEFE PEYGAMBERLİĞE NİYE SOYUNDU

 

Yazı düşündüklerimizin söylediklerimizin tam karşılığını bulamıyorsa, mutlak bir doğruyu bulamayacağımızı, yani, matematik kesinlikle konuşamayacağımız için kıyasların-benzetmelerin-önermelerin hiçbir işe yaramadığını söyledi.

 

Oysa dini hakikatler kutsal kitapta şaşmaz ilahi doğrular.

 

Peki felsefeden en doğruyu en hakikiyi en mutlak kesinliği filozoflar neden istedi?

 

Mutlak kesinlikte konuşmak şart mıydı?

 

Şimdinin en iyisi diyalektik eleştiri neyinize yetmedi?

 

Yoksa filozofları kutsal kitapların mutlak hakikatleri mi ‘en kutsal hakikatı’ aramaya zorladı..

 

Yani felsefe peygamberliğe niye soyundu?

 

İçimizde eline kalem alıp da peygamberliğe soyunmayan mı var?

 

‘En doğrusunu’ bilebilmek mümkün mü?

 

Bugün elimizde arkasına iki bin yıllık ‘yazı’ macerasını almış ve beş yüz yıl önce ilahi metinleri yavaş yavaş devreden çıkartıp sınırlayan bir akıl ve düşünce macerası var..

 

Aydınlanma dini hakikatleri beş yüz yıl içinde öyle sınırladı ki, dini hakikatler sadece ‘soyut’ iyilikler soyut ‘sözler’ haline her bireyin manevi alanı haline geldi.

 

Kutsal hakikatlerin elden ayaktan hayattan çıkartılıp soyutlaştırılması. (Kierkegaard’ın açtığı yol..)

 

Bugünden beş yüz yılın bir muhasebesini yaparsak dini hakikatler bu ‘soyutlandıkları’ daireyi yıkıp parçalamaya başladılar.

 

Geçtiğimiz beş yüzyıllık birikim ve onun şekillendirdiği siyasi ve toplum yapılarının kökünden ‘kırıldığı’ tarihi bir dönemeçteyiz.

 

İşte görüyorsunuz coğrafyaların her yanında kutsal din savaşları.. Herkesin elinde ‘dini’ kitaplar. Herkes ‘adanmış.’ Her siyasi ‘dini rehber’ edinmiş.

 

Son iki yüzyılda dünyamız, hem kapitalizmin hem Sovyetler’in hem de kutsal savaşların pratik iddialarını yaşadı, kaç tane büyük savaş.

 

Bugün dünyamız, kapitalizmin-komünizmin ve kutsal din savaşlarının enkazı altında.

 

Bugün yine ‘uygarlık’ tehdit altında.

 

Sanki bu savaşı, içinde ‘akıl’ ve ‘hakikat’ iddiası bulunmayan sadece çek-senet kazandı.

 

Bugün dünyamız sil baştan bir Rönesans başlatsa, Fransız İhtilali yeniden yapılsa dahi, artık ‘dini’ daha ciddiye alacağı muhakkak.

 

Aydınlanmayla kurulan uygarlığın yeniden ortaçağ’a ‘u’ dönüşü, beş yüz yıldır yazılıp söylenenler, yani boynumuz bir daha dinin kılıcından geçirilecek.

 

Mesela bu keskin ‘u’ dönüşünde liberallerin rolü. Bu keskin ‘u’ dönüşünde post-modernist zırvalıkların rolü, çok büyük.

 

Post-modernizm bu beş yüzyıllık birikimin ‘gerçeklikle’ bağlarını koparttı.

 

Mesela liberaller din ve inanç özgürlüklerinin (güya) koruyuculuğuyla musluğun patlamaması için sadece musluk contası işlevi gördüler ve köklü sorun hep ertelendi hep ötelendi ve hep müsamaha gördü.

 

Bugün ‘musluk’ çoktan patladı, dünyamızın contalık hali kalmadı.

 

Din çoktan bu sahte koruyucuları üstünden attı ve din kendine yepyeni bir yer  o eski krallığını arıyor.

 

Din, bir daha, ya vahşi kutsal savaşını ortaçağda kaldığı yerden sürdürecek, ya, Fransız ihtilali gibi yeniden ‘hadım’ edilecek, ya da dünyamız yepyeni ‘ılımlılar’ yepyeni ‘orta yolcular’ını yine geçici bir süre zaman kazanmak için yeniden bulacak.

 

Sovyetler’in çöküşüne kadar, siyaset felsefesi şöyle bir nihai denge bulmuştu: merkeze oturmuş sağ-sol partiler.

 

Biri muhafazakar değerleri ve denge içinde gelenekleri temsil ediyor, diğeri, eşitlik bölüşüm sivil hak ve kurumlar gibi değerleri.

 

 

ŞEYHLERİNE DİNİ REHBERLERE BAĞLANMIŞ KİTLELER TANIMAYA BAŞLADIK

 

Aslında merkez siyasetin bu dengesi Varşova ve NATO arasındaki ‘dehşet’ dengesiyle idare ediliyordu.

 

Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla önce bu ‘dehşet’ dengesi, sonra Fransız ihtilali kurumlarıyla yaşayan bütün ülkelerde bu sağ-sol merkez partilerin dengesi dağıldı, tuz buz oldu.

 

Ve bu ‘boşluğu’ fırsat bulan dinciler-sağcılar beş yüzyıllık moderniteden intikamlarını almak için kutsal kitapları ve kılıçlarıyla ve adanmışlık kültleriyle geri döndüler.

 

“Teoloji’nin Aydınlanma’dan intikamını almaya başladığı” bugünlerde kendimizi büyük bir kıyamet savaşının ortasında bulduk ve beş-on yıl gibi kısa sürede bütün dünyalılar ‘ortaçağ’ı yeniden iliklerine kadar hissetmeye başladılar.

 

Aydınlanma, aklımızla önce dünyayı anlayalım iddiasıydı, şimdi, yeniden, henüz gözlerini açıp dünyayı görmeden Tanrı’ya ve ilahi kitaplara bağlanan kitleler. Ve savaş kızıştıkça, Tanrı’ya ve ilahi kitabı da dahi değil, gözlerini dünyaya açmadan ‘ideolojiye’, ‘cemaatlere’ bağlanan, adanmışlıkla şeyhlerine dini rehberlere bağlanmış kitleler tanımaya başladık.

 

Tarih olarak dün Şam’da yedi yaşında bir kız çocuğunu canlı bomba yapıp patlatmışlar.

 

Henüz gözlerini dünyaya açmadan dine ve ideolojiye ve dini rehberlere bağlanan insanlar, anında ‘canlı bombalar’ haline gelip, dünya coğrafyasının her yerinde kendini patlamaya başladı.

 

Coğrafyalar bisküvi gibi eti kek gibi gofret gibi dağılıyor, hepimiz hızla ‘kutsal savaşın’ içine doğru çekiliyoruz.

 

Gelmiş geçmiş tarihlerin en büyük kutsal savaşları-haçlı seferlerini insanlı bin yılda durduramadı, şimdi nasıl durdurur, bizler nasıl baş edebiliriz, felaket burası doğuda batıda bir cevabı yok.

 

Hepimizin aklına ilk gelen, eski sağ-sol dengesini inşa etmek.

 

Bir tarafta muhafazakar-sağcı merkez partiler diğer tarafta insan hakları ve eşitlik-bölüşüm iddialarıyla sosyal demokrat partilerin dengelediği bir siyasi terazi.

 

Çıkış yok, yazının sonuna geliyoruz, anayasaların sonuna geliyoruz, Fransız İhtilali ve Aydınlanma kurumlarının sonuna geliyoruz, çıkış yok.

 

Özelimize inip, ülkemiz üzerine yakın siyasi değerlendirmeler yaparsak.

 

Ümit Kocasakal CHP’ye aday olduğunu bas bas bağırıyor, şimdilik, hukuk ve sosyal değerleri ve milli endişeleri arkasına alıp yenilenmiş bir CHP, siyasi dengenin bir tarafında çok küçük bir umut olarak görülüyor.

 

 

BİR ŞEHİR EFSANESİ GEZİNİYOR


Diğer yanda Devlet Bahçeli’nin Tayyip Erdoğan’a başkanlık yolunu açması hepimiz için felaket saatine geri sayım başladı.

 

Ancak ortalıkta bir şehir efsanesi geziniyor, bakkal çakkal taksici büfeci eş dost akraba ve irili küçüklü bir çok siyasi yönetici, herkes, Devlet Bahçeli’nin Tayyip Erdoğan’a tarihi bir kazık atacağına inanıyor.

 

Bu şehir efsanesi öyle bir inanılırlık kazandı ki, sormayın.

 

Halkın içinden hiç kimse ama hiç kimse Devlet Bahçeli’nin başkanlık kıyağı çekeceğine zırnık zerre inanmıyor.

 

Şaşırdım kaldım, bu halk, bizim göremediğimiz neyi görüyor.

 

Yoksa burada ‘yazılı’ olmayan ilahi bir şey mi görüyorlar?

 

Hadi halkımızın dediği gibi olsun, başkanlığın bütün zorlamalara rağmen meclisten ya da referandumdan geri döndürüldüğünü düşünelim.

 

İşte size bir umut, başkanlığın geri döndürülmesi, umutların kesildiği siyaset sahnesine çok büyük bir ‘enerji’ taşıyacaktır.

 

Tayyip Erdoğan’ın başkanlık girişiminin hüsranla sonuçlanması, şimdiden başlamış muhalefeti toparlamaya çalışan siyasilere güç verecektir.

 

Gerçekten AKP’nin başkanlıkta siyasi yenilgiye uğraması, çok şeyin rengini değiştirecektir, umutlarımız hayallerimiz enkaz altında bir el görecek bir ses duyacak kımıldayacaktır.

 

Bu umutla yetinelim, kısa günün karı olsun...

 

Orta-Doğu'yla batı arasındaki büyük uçurum Orta-Doğu'nun lüks zaman bulamayışıdır. Her gün felaket her gün baskı her gün ölüm, insanlara boş zaman bırakmaz. Modern uygarlığın en değerli zamanı felsefe edebiyat bilim üretim yapabilecek boş zamanı bulabilmesidir. Üst üste patlayan bombalar bir halkın hepinizin 'zamanı'nı çalar. Sizlere de düşünme fırsatı vermez, diplomasi fırsatı vermez, ağıtlarınızı feryatlarınızı şiire türküye dökme şansı vermez. Aklı başında karar alma zamanı vermez.

 

Genç yazar kardeşlerim, hayatın en değerli hazinesi bu boş zamanın lüksüdür.

 

Deha denilen kişi, kendi zamanını kimseye muhtaç olmadan disipline edebilen insandır.

 

Zamanın sütünden kaymağını çıkartamayan hiç kimse bu hayatı enine boyuna düşünecek kitapları tartışmaları bulamaz coğrafyalar içinde kendi yerini bulamaz.

 

Ve bombalar seri şekilde patladıkça zamansızlık içinde boğulur ve cehaletinden utandığınız insanlara dönüşürsünüz.

 

Bombalar yüzlerce insanı öldürür ve üzüntüsü kederi umutsuzluğu milyonların milyon saat zamanını öldürür..

 

Biz bu dünyaya şebekler gibi tenis maçı seyretmeye gelmedik.

 

Uçsuz bucaksız okyanuslar içinde denizin ortasında ayakta kalabilmek için kendinize boş zamanlardan 'bot' yapabilmeyi açılmayı direnmeyi kendinizle baş başa kalmayı öğrenmelisiniz.

 

İyi pazarlar..."

 

siyasetcafe.com

Okuyucu Yorumları

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan Siyasetcafe.com sorumlu tutulamaz.

Serbay Interactive Reklam Ajansı

ÇOK OKUNANLAR

Twitter'da Bizi Takip Edin

Facebook'da Bizi Takip Edin