Site Haritaları Google+ Sayfamız Youtube Sayfamız Twitter Sayfamız Facebook Sayfamız
Bugun...
Medya
Nihat Genç'ten 'taş' gibi yazı

Ünlü düşünür yazar Nihat Genç ekranlarda her konunun “uzmanı” 7/24 konuşan İslamcı yazarlara sağlam yüklendi. Barbaros Şansal’ın sözlerini tiksindirici ancak linç edilmesini hukuk dışı bulan Genç, İslamcı yazarları bonobo şempazelerine benzetti.

7.1.2017  13:25

Nihat Genç'ten 'taş' gibi yazı

Odatv’deki köşesinde “Gönül isterdi ki bir İslamcı yazar, Barbaros Şansal’a linç girişiminde bulunan kitleye, ‘bu milletin .mına koyacağım’ diyen işadamına karşı da bir hareket çekse. Bu .mına koyacağım diyen işadamına tek söz edemediler” diyen Nihat Genç,  kendi sorduğu soruya; “Çok basit, çünkü, havuzun maaşı oradan geliyor… Ve birbirlerleriyle savaşırken ağızları dilleri öyle porno öyle bozuk ki. Aklıma bonobolarla şempanzenlerin savaşı geldi, çok ilginç, bonobolar şempazenler savaşırken gırtlak gırtlağa vahşice birbirlerini öldürüyorlar, ancak, aynı savaş alanında, aynı bonobolor ve şempazenler birbirleriyle porno sapkın diyeceğimiz şekilde seks yapıyorlar, dallardan asılırken birbirini keyifle düzüyorlar” şeklinde cevap verdi.

 

Türkiye’nin en önemli gündem maddelerini kendi muhteşem mizahi üslubuyla değerlendiren Nihat Genç, ABD’nin Suriye’de PKK, YPG üzerinden Türkiye ile büyük bir savaşa girmeye hazırlandığını da iddia ederek, “Büyük Savaş kapıda” dedi.

 

Başkanlık Sisteminin yaklaşan “bu tehlike” nedeniyle Türkiye’nin gündemine getirilmiş olabileceğini de yazan Genç, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a “Çavuşesku örneğini” hatırlattı ve vatandaşların Erdoğan’ı değil, özellikle “başkanlığı” istemediğini yazdı.

 

İşte Nihat Genç’in odatv’de çıkan yazısı:


“Hepimiz kahraman polisimiz Fethi Sekin ve mübaşir Musa Can’ın hatırası önünde saygıyla eğiliyoruz.

 

BİR


Büyük savaşa geri sayım başladı.

 

Karşı tarafta ABD destekli PYD ordusu ve sınırımızda şimdilik yüzbin kişilik Türk ordusu mevzilendi.

 

Amerika her gün bombalar mühimmat füzeler indiriyor, şaka değil, bölgemizin en büyük savaşlarından biri kapıda.

 

Halep savaşı gibi dört sene mi Irak İran savaşı gibi on sene mi sürer?

 

Rusya İran ve Araplar tam içinde mi olur yoksa hepsi yorulmamızı mı bekler?

 

Ancak ne olursa olsun Amerika’nın Orta-Doğu’daki son günleri olacak!

 

Daha bugünden İncirlik’i kapatırız naraları atılmaya başladı. Bu naralar da savaştan sayılır.

 

Savaş başladığında bomba suikast yalan haber sokaklarımızı karıştırmanın yolunu arayacaklar.

 

Zor günler kapıda.

 

Sanırım ‘başkanlık projesi’ bu büyük savaşa ayarlandı.

 

Savaşta cepheye morale dair muhalif eleştirilerin sesini kesmek.

 

Interneti muhalifleri tek tek toplayıp susturmak.

 

Savaş günlerinde gerilmiş psikoloji ve siyaseti fırsat bilip kafa çıkartacak, AKP içindeki olası sesleri de kesmek.

 

Bakın hangi korkuları yazıyoruz artık, başkanlık aynı zamanda savaş hazırlığı.

 

Şu birkaç ‘ihtimalli’ cümleyi yazarken bile kaç kez uykusuz kalıyor insan.

 

Hayatımda hiç yaşamadığım gecenin bir yarısı kabusla uyanmak, diğer gecenin ortasında birden ayağa dikilmek.

 

Sizin, benim, insan beyni, bu kadar kötüsünü önceden hesap edemediği, için, olacak.

 

Beynimiz daha kötüye hazır olmadığı için.

 

Böyle günlerde ne yazılır ne çizilir hiçbirimiz bilmediğimiz için.

 

 

İKİ


Bomba üstüne bomba patlıyor.

 

Her yer savaş alanı.

 

Ölüm her yerde!

 

Ölümlerden ölüm beğen denilen günlerdeyiz.

 

Gençlerin yaşanmamış hayatları var, korkuları çok doğal.

 

Ancak biz yaşını başını almışlar, neden sakınıyoruz?

 

Yürürken mi ölmeli insan sokakta mı ölmeli, yoksa saklanırken mi sakınırken evinde mi?

 

İnsanlarımıza çocuklarımıza verilecek bir öğüdümüz yoksa niçin hala yazıyor konuşuyoruz?

 

İnsan kaç yaşında olursa olsun sokaklara çıkıp yürümekten ‘tutumluluk’ gösteremiyor!

 

Birileriyle karşılaşıp üç-beş laf etmekten. Birileriyle harıl harıl konuşmaktan ‘tutumlu’ olamıyor.

 

Güzel günler hayali kurmaktan, bir çıkış yolu aramaktan, birine gülümsemekten, kendini kurtaramıyor.

 

Böyle günlerde her toplumun görülmeyen ayakları görülmeyen beyni görülmeyen enerjisi ortaya çıkar.

 

Bilinmez tarif edilmez görülmez bir his doğar insanın içine, basamak basamak tırmanır.

 

Birbirine ve işine ve yaşadığı topluma, daha çok sokulur.

 

Ben hep şöyle bir yol denedim, bütün enerjimi korkuları yenmek için harcamadım, bütün enerjimi hep işime verip, büyük bir zaman kazandım.

 

Yaylım ateşi altında dahi kollarını yana açmış hikayeler şiirler yazmaya çalıştım.

 

Ölüme karşı direnmek yerine Tanrı var yok tartışmak yerine, hep, beni tutuşturan kelimeler hikayeler hayaller aradım.

 

Üzerimizdeki ağır siyasi atmosferin etkisini hiçe sayan mermer renkli neşeli bir at’ın hikayeleri.

 

Ve güzel birkaç cümle kurunca, dört nala bembeyaz bir ata binmiş gibi uçuyor insan.

 

 

ÜÇ


Havayı dağıtalım biraz.

 

Canlı bomba kendini patlatıyor ve oracıkta cennetteki hurilere kavuştuğuna inanıyor.

 

Kendini öldürmek ve huri!

 

Bu ikisi yan yana nasıl geliyor!

 

Ortaçağda Kudüs’te haçlı seferlerini anlatan yazar, şöyle diyor, her iki taraf da ölünce cennete gireceklerine inanıyor.

 

Bu yüzden her iki taraf da ölümden korkmuyor, savaş alanına gözü kara bir cesaretle giriyorlar, çünkü cennete girecekler.

 

Bir nevi ‘savaş’ bahane, cennete girmek için sanki her iki taraf aralarında gizli bir anlaşma yapmış.


Din savaşı böyle bir savaş, bir nevi, gelin savaşalım bizimkiler de sizinkiler de hem kahraman olsun hem cennete girsinler!

 

Ve savaş alanından, hurilere doğru, her iki ordunun bu şimşek hızıyla geçişi.

 

Otuz yıl kadar önce, Marmaris sahilinde kumsalda yürüyorum.

 

Kumsalda sıkıştım, her yol otel, çıkış bulamıyorum, mecburen kumsaldan yürüyerek öbür tarafa geçeceğim.

 

Sahilde önümde onlarca yarı çıplak genç kız, her biri birbirinden güzel tornadan çıkmış gibi, dergilerde dahi bu kadar biçimli vücutlar görmedim.

 

Hepsi çırılçıplak.

 

Bir masal mı rüya mı bir hamam mı, insan bu kadar memenin ortasına düşünce, üstelik çok genç bir erkek.

 

Şaşkınlık utanç hayatta görmediğin bir şey, her şey karıştı, ve rahatsız etmeden geçmelisin, önce ayağını basacak yer buluyorsun, sonra ucuna ucuna basıyorsun ayağını.

 

Nereye düştüm Allahım, çıkış bulamıyorum.

 

Çaresizce gözüm yol gösterecek birini arıyor, yahu bir çıkış göstersin, otelin içine doğru mu gidip arka kapısından mı çıkılır?

 

Birden bir garson çocuk belirdi önümde, ‘hadi hadi iyisin, cennete düşmüşsün’ der gibi alaylı bir şekilde suçüstü yakalamış gibi yüzüme baktı.


Sanki bu kadınların memelerine bakmak için buraya gelmeyi ben planlamışım gibi, yüzüme bakıp hınzırca gülüyor, garson çocuk bir nevi, hurilerle dolu cennetin kapısını bekleyen zebani gibi.

 

Beni iş üstünde yakalayan alaycı gülüş psikolojimi çok sarstı.

 

Hemen savunmaya geçtim, ‘yahu otuz tanesini ne yapayım?’, ‘ayağımı basacak yer bulamıyorum, ne yapayım?’ diye çıkıştım.


Garson: ‘Hollanda kız voleybol takımı, uluslar arası turnuva var, burayı atlayıp geçersen, yan tarafta da Rusya kız voleybol takımı uzanmış’ dedi.


Öldüm öldüm, memenin kadının bacağın manzaranın her türü.

 

Utancımdan mı ölüyorum, gözlerimi açmaktan da utanıyorum, bilmiyorum, öldüm öldüm.

 

Bir adım atıp birini geçtim, öldüm.

 

Diğer adımı atıp diğerini geçtim, öldüm.

 

Mayın tarlası!

 

Her adımda ‘patlayacak’ korkusu.


Otuz yıl öncesinden o gün yaşadığım bu karışık duygular aklıma geldikçe.

 

Bugün kendini patlatıp hurilerine kavuşan canlı bombalara, hak vermedim, değil.

 

Aslında sorun cennet manzarasında değil iç dünyamdaki karmaşıklıkta. Çünkü garson çocuk cennette yanımdaydı ve bütün duygularımı berbat etti.

 

Şimdi yine hurilere kavuşmak için ben kendimi patlatsam, cennetin kapısında karşıma, o garsonun alaycı suratıyla karşılaşacağımdan eminim.

 

Benimle dalgasını geçerek ‘hadi hadi iyisin’ deyip her şeyi zehir zıkkım edecek.

 

Büyük sorun burada, bu canlı bombalar bombaları kuşanıp güle oynaya hurilere koşarken, yanlarında şu bizim garson çocuk gibi normal bir insan olmalı, hadi hadi iyisin, diye alay etmeli.

 

O kendini patlatan çocukların önüne onlarla alay edecek biri hiç çıkmıyor.

 

 

 DÖRT


 Eski cumhurbaşkanı Abdullah Gül darbeyi araştırma komisyonunun kendisine sorduğu sualler karşısında, hiçbir şey duymadım, hiçbir şey bilmiyorum,

 

mealinde kısacık ve kaçamak cevaplar verdi.

 

Yedi uzun yıl Türkiye’nin ordusu ve emniyetinin bu hukuksuz davalarla yıkılmasına nezaret etti, üstelik ‘delillendirin’ diye yolunu açtı ve davalardaki hukuksuzluğa dair kamuoyundaki şikayetleri yedi uzun yıl duymazdan geldi, şimdi kalkmış, görüşmedim, yakından bilmem, diyor.

 

Yanisi hafızasını kaybettiğini beyan ediyor.

 

Ya da ne söylesin?

 

Söyleyecek sözü mü var?

 

Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturduğu o ilk günler ve yazılanlar geldi aklıma. Şu başlıkta yüzlerce yazı yazıldı manşet atıldı. ‘Türkiye’de bir ilk, başı kapalı first leydi…’


O gün İslamcı yazarların siyasilerin sevinçleri öyle böyle değildi, başları arşı alaya değiyordu.

 

Ve görev süresinde Türk tarihinde gelmiş geçmiş bana kalırsa dünya tarihinde eşi olmayan vahşi olaylar yaşandı, mesela genelkurmay başkanı tutuklandı, mesela yüzlerce yüksek rütbeli subay tutuklandı.

 

Bugün ülkemizin yaşadığı büyük felaketler böyle başladı, en baştakiler çanak tuttu, en baştakiler sustu, en baştakiler usulsüzlükleri hukuksuzlukları bir gizli plan dahilinde görmediler duymadılar.

 

Ordusu emniyetiyle hukukuyla bir ülke sayelerinde mahvoldu.

 

Şimdi, ortada sorumlu bir cumhurbaşkanı değil, şu meşhur görmedim duymadım bilmiyorum maymun karikatürü kaldı.

 

Oysa müslüman vurgusunu çok seven bir cumhurbaşkanı hakka hukuka yol gösterip ışık saçmalıydı, oysa müslüman denmeyi çok seven bir cumhurbaşkanı hakkı hukuku korumalıydı ve sorumluluklarını yerine getirmeliydi.

 

Ve bugün ‘müslümanların(!) gözüne bakacak’ yüzü olmalıydı.

 

Ve bugün kendini o makama taşımış milyonlarca müslümanı(!) utandırmamalıydı.

 

Cumhurbaşkanlığına geldikleri o günler yüzlerce yazar ve siyasetçi ve kendileri, İslam bülbülü olmuş Yeni Türkiye kuruluyor diye şakıyorlardı.

 

Memlekette ne ordu emniyet ne hukuk kaldı, şimdi o şakıyan İslam bülbülleri ‘dut yemiş bülbüllere’ döndüler.

 

Dilleri lal olmuş sayın Abdullah Gül bey’in.

 

Devlet görevi yapmış hiç kimsenin kaçmak gibi konuşmamak gibi sorulara cevap vermemek gibi bir ‘imtiyazı’ yoktur.

 

Yanlışlarınızı hatalarınızı günahlarınızı açıklıkla ve samimiyetle beyan etmek zorundasınız.

 

Sayın Abdullah Gül!

 

Kaos ve terör ortamını ateşleyenlerin ‘beklentileri’ kuşkusu, isminizi, daha da fırsatçı ve tekinsiz bir hale sokacaktır.

 

Müslüman görünüp hem İsa’nın hem Musa’nın adamı olanların bu rezilliği bütün devlet adamlarına acı bir ders olsun.

 

Devranın ne hızlı döndüğü bugünkü iktidara da tarihi bir ders olsun.

 

 

BEŞ


Eski cemaatçi Star Gazetesi yazarı Hüseyin Gülerce kendi kirli geçmişine bakmadan adını vermeden Sözcü Gazetesi yazarı Yılmaz Özdil’e laf sokuyor: ‘yeter artık dayanamayacağım’.

 

Şu cümleye bakar mısınız: ‘yeter artık!’


Bu ülke sizin otuz yıllık cemaatçi kimliğinize dayandı sabretti Hüseyin Gülerce bey.

 

Orduyu emniyeti dağıtmanıza dayandı, himmet sofralarınıza dayandı.

 

Genelkurmay başkanlarına kelepçe vurmanıza dayandı Hüseyin bey.

 

İnanç iman deyip Amerikan ajanlığı yapan bir cemaatteki otuz uzun yıl insan aklı almayan o kandırılmışlık hikayenize dayandı Hüseyin Gülerce.

 

‘Hukuk’ adına bir millet size dayandı.


Otuz uzun yıl Amerikan ajanlarının ülkeyi ele geçirmesi sabrınızı bitirmemiş, sinsi sinsi otuz uzun yıl iç savaş iklimini ve işgali hazırlayanlar, sabrınızı bitirmemiş.

 

Ama Yılmaz Özdil’in bir yazısı sabrınızı bitiyor, öyle mi?

 

Siz kendinize şu soruyu sorun Hüseyin bey, bu ülkede yüzbinlerce mühendis uzman kariyer ve yetenek sahibi insan işsiz kalıyor, ama, maşallah, zeka ve yetenekle hiç ilişkisi olmayan otuz uzun yılı şaibeli sizin gibi insanlar, hala yaşayacak bir ağaç bulabiliyor, kendine.

 

O ağaçta kendinizi beslemekte kalmıyor, bir de işinde gücünde günahsız insanlara, ağacınızdan taş atacak, bol vakit bulabiliyorsunuz.

 

Bir çift söz, bir eleştiri, uygarlık değeridir Hüseyin Bey, keşke o ağaçta sizi besleyen şeyhlere liderlere bu üç günlük dünyada bir lafınız olabilseydi.

 

Siz istiyorsunuz ki cemaatte keyif sürdüğünüz o uzun otuz yıl gibi şimdiki yeni liderinize bir otuz yıl daha kimse karışmasın kimse bir laf etmesin.

 

O cemaatte oğlancılık sübyancılık otuz yıl sürdü kimse karışmadı. Himmet hırsızlık hukuksuzluk otuz yıl sürdü, kimse karışmadı.

 

Bir hukuk devleti uygar bir topluluk, hesap sorar Hüseyin Bey!

 

Ve, Allah gerçekten büyük.

 

Uygarlık hukuk eleştiri zoruna gidenleri, Allah yeniden, tarih öncesi evrim öncesi o ağacına koyar.

 

Rize’de, Atatürk’ten boşalan o yere, Kenya ormanlarından sarmaşıklı bir ağaç dikin, o daldan bu dala atlanılan bir ağaç.

 

O daldan bu dala atlayanların beslendiği.

 

Ve gelip geçenlere ve uygar insanlara ve cumhuriyete ve Atatürk’e fıstık taş attıkları.

 

 

ALTI


İnek, koyun, deve, keçi. hepsi insanlar tarafından beslenir, büyütülür.

 

Günü gelir ‘kesilmek üzere’, sevgili yandaşlar.

 

Cennette şefaat diye diye şeyhine liderine körü körüne inanıp da cehennemi boylamamış kim var?

 

 

YEDİ


İneklerin sığırların bütün ihtiyaçlarını karşılarız, öğünlerini eksik etmeyiz.

 

Ancak ineklerin ihtiyacı sadece yemek mi?

 

Mesela hayvanların bebeklerini gözünün önünde alıyor kesiyorsun, bu ‘ayrılık’ hayvanı üzmez mi?


Sürü içinde aile, yakınlık, arkadaşlık, akrabalık, dostluk duyguları, hayvanlar da hiç mi yok.

 

Peki her nesil koyunun kuzusunu elinden aldığımız halde, koyunlara kuzularıyla oynayacak yer imkan bırakmadığımız halde, soralım, koyunlar neden isyan etmezler?

 

Ve neden hala sahiplerine ‘itaat’ ederler.


Çünkü hayatta kalabilmek için ‘itaatten’ başka şansları yoktur.


Sayın Abdullah Gül bey, gördüğüm şudur, mensup olduğunuz camianın sizlere ailevi yakınlık arkadaşlık gibi hiçbir duygusal ilişkisi kalmamış.

 

‘İtaatle’ boynunuzu uzatmadan başka şansınız kalmadı?


Eee, modern bir hukuk devletinde, bu sürü-çoban metaforlarını bu topluma öğreten sizlersiniz.

 

Gün döndü ve sürünün başına başkası geçti.

 

Hukuk devletini yaşatabilseydik, sürünün başına kim geçerse geçsin, hepimiz hukuk karşısında eşit olur güvenli bir hukuk ortamı içinde gül gibi yaşar giderdik.

 

Hukuk devletini sizler yok ettiniz, artık, koyunlar ve kasaplar ve bıçaklar ve ‘kurbanlar’ gibi kanlı bir ortam içindeyiz.

 

Ancak bir İslamcı olarak sizler o kadar da üzülmeyin, çünkü kasabın da bir dini ve bir hukuku var, bıçağı indirmeden önce tekbir getiriyor.

 

 

SEKİZ


Sayın Diyanet İşleri Başkanı!

 

İslamcı ideolojinin din savaşına alet olmak size yakışmaz.

 

Sizler ‘insanlık’ adına konuşun, mesajlarınızı bütün insanlığın kardeşliğine gönderin.

 

Yedi uzun yıl ordu-emniyet hukuksuzca darmadağınık edilirken sus-pus oturdunuz, sahtekar liberallerin oyununa gelip müslüman halkın kolektif bir suç işlemesine ortak oldunuz.

 

Ve hala kalkmış bize ahlaktan dinden kitaptan bahsediyorsunuz.

 

Tarif’in kendisi yemek yapmaz. Birisi o tarife bakıp yemeği yapar.

 

Orada dinden kitaptan ‘tarifler’ vererek ahlak olmaz.

 

Türk tarihinin ordusu emniyeti bir şeyhin eline verildiği en zor günlerinde devleti ve hukuku korumak için ne yaptınız?

 

 

DOKUZ


Yıldönümü başka Noel başka, bu ayrımı yapabilecek bilgide olmadığınız ve insanlarımızı bu görgüyle beslemediğiniz için sizi kınıyorum.

 

Noel bir hristiyan geleneğidir, bu da doğru, ancak bu geleneğe karşı bir ‘din savaşı’ başlatmak zorunda değiliz.

 

Sebebi bir hristiyan geleneği oluşu.

 

Sorum şu, her yıl yapılan yayla şenlikleri de kadın erkek el ele horonlar da Şamanizmden kalma bir gelenek…

 

Ve bu gelenek her yıl kutlanıyor.

 

Hristiyanlar hiç değilse tek tanrıya inanıyor, Şamanistlerin tek tanrısı da yok.

 

Bu durumda biz neden Şamanist gelenekleri sürdürüyor, tek Tanrılı hristiyanlığa gıcıklık savaşına gençlerimizi alet ediyoruz.

 

 

ON


Ve şu meşhur tartışma: Batının teknolojisini alalım ama manevi değerlerini almayalım.

 

Bir gavur icadı olan ‘twitter’e karşı olan bir İslamcı görmedim.

 

Bu twitter öyle bir şey ki hem teknoloji hem ahlak iç içe.

 

Mesela, cep telefonuna da arabaya da karşı bir İslamcı görmedim.

 

Bu aletlerin ne kadarı teknoloji ne kadarı maneviyat, bu konu da pek açık değil.

 

Homo Deus kitabının yazarı bir gavur, soruyor, Noel’e karşısınız. Evrim teorisine de karşısınız.

 

Peki, diyor, teknolojik bu icad ve buluşların hepsi, görelilik kuramı quantum teorileri gibi hepsi ateist bilim adamlarının teorileri ve işi.

 

Niçin Hristiyan noeline karşıyız da ateist bilimsel tezlerle yapılmış bu teknolojilere karşı değiliz?

 

Ateistlerle Hristiyan adetleri karşısında savaşımız sadece Hristiyanlara mı karşı ve ateistlerin icadlarını her gün kullandığımız halde neden karşı değiliz.

 

Bu soruyu şunun için söyledim, sanki, diyanetiniz bir yanda Şamanistleri bir yanda ‘ateistleri’ koruyor kolluyor ve sadece ‘hristiyanları’ hedef alıyor gibi geldi bana.


Ya da argo tabirle alayına mı karşıyız?

 

Sevgili Diyanet başkanı! Burada, din adına fetva verenlerin, gelenek, ahlak, insanlık, eğlence, adet, kültür, faydalı, hayırlı, teknoloji, maneviyat, vs. gibi bir çok şeyi, ayırt etmeyi beceremediğini ve İslamcılık denen ideolojinin ağzından konuştuğunu ve hem insanlığa hem de kendi inançlarına cahilce büyük bir haksızlık yaptığını düşünüyorum.

 

Ve bu kafa karışıklığınızı ve cehaletinizi İslamcı ideolojinin çok güzel kullanıp bu din savaşında hepinizi peşine takıp toplumu hiç yere huzursuzluğa soktuğunu düşünüyorum.

 

 

ON BİR


İmam Hatiplerde çocuklarınıza insan hikayeleri anlatın.

 

İnsanların sadece bir sayı ölümün bir istatistik olmadığını anlatın.

 

İnsan hikayeleri.

 

Sayıları istatistiği değil, bir ölüm anında, o ölen insanın önce cesedini değil ilk önce hayallerini görebilsin.

 

Ölen o gencin yüzemediği denizleri, öpemediği kızları, gezemediği ülkeleri, seyredemediği filmleri görsün.

 

Bir insan ölünce, müslüman bir çocuğun aklına, önce, o ölenin yaşanmamış hayalleri gelsin.

 

Fıkıh ilmihal dini yasaklar  neden ‘hayalleri’ öğretmez.

 

Neden hayalleri yazıp çizep sanatçılar yasaklanır tutuklanır gavur kafir ilan edilir?

 

Ya da yüzüne bakılmayıp çöp gibi bir kenara atılır!


 

ON İKİ

 

Tayyip Bey’e tarihi uyarı.

 

Başkanlık seçiminde kendisine bugüne kadar paso oy veren yeminli kitlesine güvenmesin.

 

Bahse girerim, başkanlığa hayır oyları yüzde yetmişi geçecek.

 

Sovyetler çökünce Bulgaristan, Doğu Almanya, Polonya, Macaristan, anında koptu, dağıldı.

 

Romanya’nın devlet başkanı Çavuşeski, kendi halkına çok güveniyordu, hemen büyük bir miting düzenleyip durumu kontrol altına çalıştı.

 

O mitingte.

 

Çavuşeski’nin elinde mikrofon her şey yolunda giderken.

 

Kendisine bağlı sandığı miting kalabalığı içinde bir yuh sesi yükseldi.

 

Tek bir yuh sesi.

 

O yuh sesine anında diğer yuh sesleri karıştı.

 

Çavuşeski o yuh seslerinin birden baskın hale gelmesiyle orada çaresiz halde kaldı kaçacak yer aradı ve yıkıldı.

 

Elinde mikrofon panikle şaşakaldı.

 

Ve kalabalık Çavuşeski’ye doğru hücuma geçti.

 

Tayyip Erdoğan bey henüz başkanlık referandumu için eline mikrofon alıp seçime başlamadı, ancak.

 

O ‘yuh sesi’ni ben görüyorum.

 

Bunca zaman AKP’ye oy vermiş kitleler ‘isyan’ içinde.


Şayet referandum değil bir seçim olsaydı ve karşısına CHP çıksaydı, kitlesini yine kontrol altına alabilirdi.

 

Ama referandum başka, evet ya da hayır, var ve ortalıkta her gün patlayan bombalar var.

 

Tayyip Erdoğan’a ‘seni istemiyoruz’ değil, sadece ‘başkanlığı’ istemiyoruz diyenlerin sayısı.


Bahsi açıyorum, bütün hesapları bozacak.

 

 

ON ÜÇ


Homo Deus kitabından okuyalım.

 

Freudcu tez şöyle konuşur: ‘Ordular saldırganlığı körüklemek için cinsel dürtüden yararlanır. Cinsel dürtü tavan yapmış erkekleri toplar. Ve cinsel ilişkiyi yasaklayarak askerin geriliminin birikmesini sağlar. Sonra hedef nişangah koyarak bu büyük enerjiyi düşmana karşı boşaltılmasını sağlar.’

 

İmam hatip ya da dini cemaatlerde büyüyen.

 

Eğlencesiz sanatsız oyunsuz yetişen kitlelerin saldırganlığını çok iyi açıklayan çağımızda artık kabul görmüş ve bütün eğitim sistemlerine girmiş bir tez.

 

Ve İslamcı kurumlar, gençleri eğlencesiz sanatsız oyunsuz bırakıp onlarda büyüyen enerjiyi, kendi akıllarınca İslam düşmanı hedefler koyup saldırtıyorlar.

 

Antalya’da imam hatiplerin toplantısında ‘Roma’nın fethi yakın’ gibi sloganlar dahi atıldı.

 

Oysa doğu-batı eski yeni bütün kültürler tarihin ilk gününden beri eğlenceyi sanatı oyunu baş tacı etti gündelik hayatlarına eğitim öğretimlerine soktu.

 

Ve şimdi İmam hatiplerde cemaatlerde bir İslamcılık peydah oldu ve oyunu eğlenceyi sanatı nerdeyse günah sayıyor boş vakit gaflet sanıyor.

 

Eğlenceye oyuna sanata karşı kitleler büyüyor.

 

Eğlenceye oyuna sanata karşı kitlelerdeki pis kirli karambol enerji büyüyor…

 

Ve İslamcı ideolojibir hedefe doğru saldırtıyor.

 

Düşman kim?

 

Eğlenceyi oyunu sanatı ‘hayatın’ kendisi yapıp toplumsal dokuyu kardeşçe el ele güçlendirenler!


 

ON DÖRT


Barbaros Şansal’ın sözleri tiksindirici ancak linç edilmesi hukuk dışı.

 

Gönül isterdi ki bir İslamcı yazar, Barbaros Şansal’a linç girişiminde bulunan kitleye, ‘bu milletin .mına koyacağım’ diyen işadamına karşı da bir hareket çekse.

 

Bu .mına koyacağım diyen işadamına tek söz edemediler.

 

Çok basit, çünkü, havuzun maaşı oradan geliyor…

 

Ve birbirlerleriyle savaşırken ağızları dilleri öyle porno öyle bozuk ki.

 

Aklıma bonobolarla şempanzenlerin savaşı geldi, çok ilginç, bonobolar şempazenler savaşırken gırtlak gırtlağa vahşice birbirlerini öldürüyorlar, ancak, aynı savaş alanında, aynı bonobolor ve şempazenler birbirleriyle porno sapkın diyeceğimiz şekilde seks yapıyorlar, dallardan asılırken birbirini keyifle düzüyorlar.

 

Bonobo şempanzen savaşından bir sahne, bir şempanze hem rakibini öldürüyor o anda hem elmasını yiyor o anda hem de dalından asılır pozisyonda bulduğu bonoboyla iş beceriyor.

 

Aynı ayna hem savaş hem düzüşme hem elma.

 

Bu orman bolluğu, hepsinin iştahını şehvetini çok açmış…”

 

 

siyasetcafe.com

Okuyucu Yorumları

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan Siyasetcafe.com sorumlu tutulamaz.

ÇOK OKUNANLAR

15.2.2017 15:25

AK Parti’de ortalık toz duman!

15.2.2017 15:38

Türküm Türkiyeli değil!
Serbay Interactive Reklam Ajansı

Twitter'da Bizi Takip Edin

Facebook'da Bizi Takip Edin