Nihat Genç "açılımcı Kemalistleri" yerden yere vurdu İ.ne kadar onurunuz yok!

Nihat Genç "açılımcı Kemalistleri" yerden yere vurdu İ.ne kadar onurunuz yok!

Gazeteci Nihat Genç, Kemalistleri eleştirerek 'Keşke uyuşturucu tüccarı ve katil PKK’yla açılım ittifakları yapan sözde Kemalistler eş cinsel kadar dürüst olabilseler.' dedi.

A+A-

Gazeteci Nihat Genç Veryansın Tv'de 'Eş cinsel kraliçe ve açılımcı ‘Kemalistler’' başlıklı bir yazım kaleme aldı.

İşte o yazı:

Veryansın TV’nin logosundaki Türk Bayrağı Kurtuluş Savaşını verdiğimiz Türk Bayrağı’dır. Sonra 1936’da olmalı Türk Bayrağı yasası çıkarıldı ve ay-yıldız biçimlendirilip bugünkü halini aldı. Logomuzdaki bayrak henüz düzenlenmemiş Türk Bayrağı’dır. Hatırası çok büyük bu eski Türk Bayrağı’nın ay-yıldızını küçülttüğünüzde şüphesiz eskisiyle yenisi arasındaki fark biraz anlaşılmaz kalıyor. Malumunuz üzre Türk Bayrağı yasası var, herkes istediği şekilde kullanamaz. Yani isteseniz de yeni Türk Bayrağı’nı logonuzda kullanmanın yasal sakıncaları var ve bizler de bu yüzden bayrağımızın eski halini kullandık. Eski bayrağımızı bir de ‘V’ şeklinde madalyon kurdelesi amblemimizde kullandık, inşallah yasal bir sorun çıkmaz. İşte böyle, ilk bakışta ciddiye alınmayacak ya da gözle görülmeyecek ama baş ağrıtan sorunlar bunlar.

Elde var sıfır, sıfırdan yola çıktık, kardeşlerimiz ellerindeki üç-beş kuruşu gönderiyor, imkanı olmayanlardan yardım bağış almak çok zor insanın ağrına gidiyor. Ancak, gerçekten durumu olan ve bizi yürekten sevenler ve burayı kutsal bir ateş olarak görenlerin bağış ve desteklerine ihtiyacımız var.

Çünkü, hayatımız boyunca, parayı öne çıkartmadan yazılar kitaplar yazdık, çalıştığımız yerlerde para gerilim yaratmasın, zihnimizi meşgul etmesin, yazmak kutsal bir iştir para ayak bağımız olmasın, gerekirse az yeriz keşiş gibi yaşarız ve parayla gebe borçlu kalmayalım deyip yazarlığımızın dokunulmaz bağımsızlık gücünü koruduk. Öyle ki çalıştığım kurumlardan SKY, ART, Halk TV, vs. kapıdaki güvenlikçiden daha az para aldım, öyle ki, çalıştığım kurumların hepsinde sigortasız çalıştım, öyle ki onlarca yıl çalıştığım kurumlardan ofis boy denilen çalışanın aldığı paranın üçte biri kadar az para aldım, hatta şaşıracak ve ilk defa duyacaksınız onlarca yıl hiç para almadım; bağımsız yazarlığıma dokunulmasın diye. Çok ilerde bu sütunlarda aldığım gülünç paraların hikayelerini duydukça paraya karşı verdiğimiz bu topyekûn savaştan ‘ürkeceksiniz!’.

Bu yüzden ne zaman bir yerden ayrılsam hep şu ünlü bir fıkrayı anlatmak zorunda kalırım, Belçika’da ünlü bir genelevinde yirmi yıl çalışmış bir fahişe intihar eder, neden intihar etti diye merak edilir ve bıraktığı intihar notu okunur. İntihar notunda fahişenin yirmi yıl sonra o son gece, arkadaşlarının bu işi parayla yaptığını öğrendiğini görürler.

Eski kahvehanemiz Konur Sokak’taki Engürü’de meşhur bir komimiz vardı, adı Paşa. Bir kaç macerasını hikaye kitaplarımda anlattım. Paşa, biz gariban yazarların hikayelerini dinleye dinleye şiirler yazmaya başladı ve zaman içinde “dava arkadaşımız” oldu ve birlikte patronlara şirketlere küfretmeye başladık. Şaka ve küfürlerle birbirimize kenetlendik ve çok eğlenceli arkadaşlıklarımız oldu.

Birgün Paşa beni “cola” içerken gördü, bu kadar müsrif nasıl olabilirim ve bir Amerikan içeceğini nasıl içerim diye karşıma geldi. “Tüh sana, davaya ihanet ettin” diye bana küstü. Sonra biraz da şakayla hep birbirimizin açıklarını bulup yüzümüze karşı söylemeye başladık. Birgün, Amerika’nın çok yüksek bir üniversitesinde okuyan bir genç, “Türkiye’de çok korkunç şeyler oluyor, ülkemde olmalıyım”, diyerek kalkıp Türkiye’ye geldi, vatansever ne kadar yazar var ziyaret ediyor ve “neler yapabiliriz, nasıl mücadele edebiliriz” diye görüşüyor. Yakışıklı, tertemiz bir çocuk.

Birgün çok acele TV’de konuşma programına yetişmek zorundayım, ayılmak kendime gelmek için hemen köşe başında bir yabancı kahveciye girmiştim.

Program sonrası kahveye geldim, bu üniversiteli çocuk Paşa’ya yetiştirmiş, “O çok güvendiğimiz yere göğe koyamadığım Nihat Genç’i kahve alırken gördüm” diye.

Paşa, beni sinirle dövecek gibi karşıladı, “ulan, dünyaya rezil ettin bizi”. “Hayrola” dedim, “o Amerika’dan gelen oğlan seni kahvecide görmüş…”

Paşa, “artık sana güvenim yok oğlum”, dedi ve ayakkabı markama baktı, “dur dur” deyip çorap markama “şuna da bakayım” diyerek gömlek markamı inceledi.

Paşa, “Dünyanın gözü üstünde senin, öyle her istediğini yiyemez her istediğini giyemezsin” diye feci ciddi ciddi azarladı.

 

Paşa, “artık seni gündelik muayeneden geçireceğim” dedi, işte böyle Paşa’yla şaka değil hiç olmayacak incecik basit şeyler yüzünden ciddi ‘davaya ihanet’ kavgalarını verdiğimiz günler.

Fakat Paşa’nın da ciddi para sorunu vardı, evlenecekti, patrondan düzenli maaş alamıyordu ve garsonlar Paşa’ya bahşişlerden zırnık koklatmıyordu. Paşa sızlandı bağırdı çağırdı ve sonunda kahveden ayrıldı, yıllar var Paşa’yı bir daha göremedim.

‘ARTIK BENDE ANANIZI …’

Birgün Tunalı Hilmi’de yürürken olacak şey değil Mc Donals’ta Paşa’yı çalışırken gördüm, Mc Donald’s önlüğüyle elinde bir kasa cola şişesi taşıyor.

Beni görünce yüzü kıpkırmızı oldu, ne diyeceğini şaşırdı. Ancak, o Paşa’ydı, kimsenin karşısında altta kalamazdı. Beni görür görmez “Oğlum istediğin kadar küfret, ben artık arkamı Amerika’ya dayadım, bana artık mermi işlemez, küfürlerin işe yaramaz!” dedi.

Şaşkınlık, suskunluk yeterli sert küfürden ağır cevabımdı. Konuşmadan öylece bir müddet bakıştık. Sonra sonra. Paşa cebinden buruşuk kağıda yazdığı şiiri çıkardı, “oku” dedi, “son şiirim”.

Şiir şöyle başlıyordu: ‘Ben de arkamı Amerika’ya dayadım. Artık ben de ananızı .ikeceğim…’ (Hayret, benzer cümleleri çok sonra iktidar yanlısı Cengiz İnşaat’ın sahibinden duyacaktı…)

Bir müddet karşılıklı sustuk. Sonra Paşa, “Ulan ne biçim adamsın, hâlâ orada mısın, hâlâ aynı mısın.”

Sonra, “Nasıl yapıyorsun Nihat ağbi?”

“Bir şekilde yaşıyoruz oğlum”, dedim.

Bu konuşmanın üstünden otuz sene geçti, hâlâ aynı yerdeyiz Paşa!

Ancak Paşa’nın şiiri çok doğruydu, geçen zaman içinde anamızı belleyenlerin hepsi sırtını “açılım”a bağlayanlar, sırtını FETÖ’ye bağlayanlar, sırtını şirketlere bağlayanlar, sırtını Amerika’ya bağlayanlar.

Çalıştığım yerlerde paradan hiç söz açmadım ve para kavgası hiç vermedim, ama bu süreç içinde nice kendine afrayla tafrayla Kemalist diyenlerin paragözlülüğüne, Türkiye’ye nasıl rezil olduklarına defalarca şahit oldunuz. Hatta defalarca çalıştığım yerlerin zor günlerinde; mesela seçim öncesi, mesela anayasa referandumu öncesi kendilerini çok acil ihtiyaç varken parasını almadıkları için ekranı çalışmayı terk eden nicesine şahit oldum. Ya da onlar paralarını yüz bin yüz bin gibi peşin peşin aldılar ve ben, onların aldığının onda biri kadar düşük bir kaç bin lirayı dahi beş altı yıl sonra mahkemeler sonrası taksit taksit zor alabildim.

Yani, dün bu sitede yayınlanan Yavuz Alogan’ın görüşlerine ben de katılıyorum. Yürüdüğümüz yol, mantık ve akıl işi değildir. Üstüne, paraya odaklanırsanız saflığınızı kaybedersiniz, hayal gücünüzden olursunuz, vaktinden önce tükenirsiniz, eleştirdiğiniz dünyanın zehriyle ölürsünüz. Ve gece olduğunda çok üşürsünüz, ve karanlık bastığında çok korkarsınız, ve bıçak gibi sertliğinizi kaybedersiniz, ve dünyanın en ağır en aşırı ölçüsü kelimeleriniz kuvvetini kaybeder.

Paraya mahkûm olmak alev alev düşüncelerinizin üstüne su dökmek gibidir,

Paraya mahkûm olmak, şahinin kartalın gözlerini kör etmek gibidir. Sarhoşluğunuzu, sonsuzluk dansınızı, varlık duygusunu kaybedersiniz. Yani yazarın en büyük imtihanı parayladır. Kimsenin adamı oyuncağı palyaçosu borazanı olmamak hayatımızın en büyük idealini çarçur eder yok olur gidersiniz.

Ve ama sizin gibi kimseye eyvallahı olmayan sizin gibi bağımsız yaşamak isteyen küçük küçük bağış ve desteklerle ancak ‘paraya’ bağımlı şirketlerin bu korkunç dünyasından kirliliğinden uzak kalabiliriz.

Yoksa başta ben, hikayelerim makalelerim ve kitaplarımda yeterince şöhrete ve bu kitapları bir daha basıp basıp kendimce pekala gül gibi yaşayabiliriz, burada yazıp çizen tüm arkadaşlarım gibi. Ancak siz gül gibi yaşarken bir ülkeniz olmaz. Bir bayrağınız olmaz. Açılımcılar, FETÖ’cüler,İslamcılar sizi boğar, sürer, yok eder, yaşandığı üzere Cumhuriyet ve insanlık değerleri çözülür ve ülke korkunç bir azap ve sömürü batağında kıvranan bir Orta Çağ ülkesine dönüşüverir.

14. Lui lüks ve şatafatıyla ünlü Versay Sarayı’nı inşa eden Fransa kralı. Versay’ın inşasında bin kişi ölür. Lui’nin bir eşcinsel kardeşi vardır; Philip. Erkek sevgilisiyle sarayda müsrifçe masraflar yapmakta oynaşmakta.

Birgün 14. Lui, kardeşi Philip’e (“bu kadar masraf yapıyorsun, bari bir işe yara” der gibi) bir teklifte bulunur. Saray casus kaynıyor, öncelikle Saray Tarihçisi. Philip’e “casus şüphesi taşıyanlara aşık oldum numarası yapıp yatağına çek ve onların ağzını ara” der.

Savurganlığı dilden dile dolaşan Philip, yaptığı masraflar yüzünden mecburen abisinin teklifini kabul etmek zorunda kalır ve saray tarihçisini yatağına atar, konuşturur.

Sonra. Aylar geçer. Kral ve kardeşi başka bir olay üzerine sert bir kavgaya girerler. Philip, kral abisine, “sen Fransa için ne yaptın ki” der. 14. Lui, “Ben Fransa’yım, her gece Fransa için uykusuz kalıyorum, cephede savaşıyorum” der.

Philip, “Bunlar da bir şey mi, ben Fransa için her akşam .ötümü veriyorum”. der.

Açın iktidar yazarlarını, açın açılımcı yazarları, açın FETÖ’cü yazarları, açın sağ sol liberal yazarları, aldıkları maaş uğruna otuz uzun yıldır Philip’i dahi masum çıkartacak daha ağır onur ve haysiyet ve insanlık değerlerini nasıl peşkeş çektiklerini görün.

Bir bağımsızlık bayramımız varsa ve olmaya devam edecekse, bu ‘bayram’ hepimizin birliği dayanışmasıyla olacak…

Unutmayın, Kurtuluş Savaşı’nı şirketler kazanmadı, uyuşturucu tüccarı PKK ve açılımcılar kazanmadı, FETÖ kazanmadı, Kurtuluş savaşını para da kazanmadı. Kurtuluş Savaşı’nı yeri saati zamanı ve düşman geldiğinde inisiyatif alabilen kendine ve milletine güvenen fedakar kahraman askerler kazandı.

Geçen bir belgeselde izledim, New York’un çok ünlü eş cinsel kraliçesi, hayatını anlatıyor. Eş cinsel düşmanlıklarıyla, polisle, sokakla verdiği amansız zor imkansız bir hayatı olmuş. Ve lafın ortasında başka soru geliyor, “servetiniz, ne kadar para kazandınız, mali durumunuz?”

Şöyle cevap veriyor; “Parayı öne çıkartsaydım New York’un en zenginlerinden biri olurdum, kimsenin kiralık metresi olmadım bağımsızlığımı korudum, ben paraya değil hep yaptığım işin keyfine odaklandım.”

Bu cümleleri duyunca gözlerim doldu, eş cinsel kraliçeye sarılasım geldi.

“Canım benim” dedim, “keyfine odaklanmış kaç kişi kaldık şu dünyada”.

Keşke uyuşturucu tüccarı ve katil PKK’yla açılım ittifakları yapan sözde Kemalistler de kimsenin metresi olmayan bu eş cinsel kadar dürüst olabilseler.

 


SİYASETCAFE.COM

 

 

 

Etiketler : , ,

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
İlgili Haberler