Nihat Genç şehit cenazelerindeki garabeti yazdı: Allah Devletimizin heybetine(!) zeval vermesin!

Nihat Genç şehit cenazelerindeki garabeti yazdı: Allah Devletimizin heybetine(!) zeval vermesin!

Gazeteci Nihat Genç, şehit cenazelerindeki ağır protokol, polis engelleri ve yasaklar hakkında çarpıcı bir yazı kaleme aldı.

A+A-

Gazeteci Nihat Genç, Veryansın Tv'de 'Şehitten daha üst mertebedeki devletliler!' başlıklı bir yazı kaleme aldı.

İşte o yazı;

Bir

Arap Birliği’nin harekâta karşı çıkması ve özellikle Filistin’in sessiz kalması Türk Milleti’ni derinden yaraladı.

Ümmet siyasetiyle havalarda uçanlar yere çakıldı. Harekâtın başlamasıyla kim dost kim düşman  yani ‘gerçekler’ İslamcı iktidarı dost bildiklerinin ihanetiyle sarstı. İşte bunlar ‘tarihi anlar’dır ve çok konuşulacak, çok.

Ve Türkiye’nin başına bela olan İslamcı politikaları çok derinden etkileyecek.

Oysa bir on beş yıl önce Türkiye’de İslamcılar ‘statükonun’ (neyse) ‘vesayetin’ (neyse) kendilerini ve İslam dünyasını ötekileştirdiğini savunuyorlardı. Kumpas yalan dolan orduya hukuka bürokrasiye operasyonlar çektiler ve akıllarınca statükoyu ve akıllarınca vesayeti yıktıklarını ‘sandılar’.

Oysa asıl statükonun ve asıl gerçek vesayetin emrine girmişlerdi. Asıl statükonun ve asıl vesayetin güdümüyle Suriye’de Mısır’da Türkiye’de vs. yer yerinden oynadı, iktidarlar coğrafyalar paramparça edildi.

Allah’ın sopası sonunda bizim İslamcılara asıl vesayet ve asıl statükonun kim olduğunu nihayet öğretti, Basra harap olduktan sonra.

Şimdi asıl statüko asıl vesayet bizim İslamcılara komşu toprakları hallaç pamuğu gibi attırdıktan (kullandıktan) sonra şimdi coğrafya üzerinde ‘küçük devletler’ kurma aşamasına geldi, ki ,savaş da zaten bu yüzden şart oldu.

Şüphesiz bu büyük ihanetler ve gafletlerin maliyeti çok büyük olacak. Henüz bir kaç yıl önce Kâbe’yi korumak için İslam orduları kurduk-kuruyorduk ki, sadece Tanrı’nın kılıcı Atilla’nın ülkesi Macaristan’tan destek gelmesi çok manidar.

Rabia’dan Müslüman Kardeşler’den girip Macaristan’dan çıktığımız bu hikaye Türk Milleti’nin tarihine yazılacak trajik dersler dolu büyük hayal kırıklıklarının en başında gelecek.

İki

İlk şehit haberleri gelmeye başladı, önce şehirlerimize atılan havan topları sivil şehitler ve sonra asker şehitlerimiz.

Dün Eskişehir yolu Bilkent Kavşağı’nda Ahmet Akseki camiinde 23 yaşında er Ahmet Topçu’nun cenaze törenindeydik, ancak yasaklar ve bariyerler yüzünden cenazeye ‘elli metre’ dahi yaklaşabilmek mümkün olmadı.

Şehrin göbeğindeki Kocatepe Camii’nde de ağır protokol polis engelleri yasaklar bariyerler yüzünden halk cenazeye geliyor ama törenin çok dışında kalıyordu.

Artık ‘resmi’ cenazeler ya Kocatepe’den ya Akseki camisinden kaldırılıyor, her iki caminin de beton avluları ekimin ortasındayız hala kavuruyor. Her iki caminin mimarisi de ‘gölgelik’ hiç düşünmemiş, sadece protokol için musalla taşı önünde avuç içi kadar bir gölgelik, gerisi yer gök beton.

Ankara’da yaşadığım için şehit cenazelerine katılmaya çalışırım. Öteki öteki diyerek iktidara gelenlerin şehit cenazelerinde kendi makamları dışında herkesi ‘ötekileştirip’ binbir yasakla halkı dışarı iten bu ağır protokoller artık törenden çıkıp ‘masallara’ ‘komedi filmlerine’ konu olacak bir hal aldı.

Hem Kocatepe’de hem Akseki’de avluya girebilmeniz için öğle sıcağında sizi şöyle bir arkalardan dolaştırıyorlar, şu köprüye çık, oradan in, oraya geç, hele bir Cumhurbaşkanı gelmişse arkadan dahi avluya girme şansınız hatta yerinizde kımıldamak şansınız dahi kalmıyor.

Bir yarım saat etrafı süzdükten sonra bir delik bulup biraz yüksekçe bir yer bulup şöyle avluya bakıyoruz, halk nerede şehit ailesi nerede bürokrasi nerede din nerede, devlet nerede protokol karşısında insan da huşu, akıl, sakinlik, saygı, kalmıyor.

Hadi başlayalım, şehit ailesine üç ayrı protokol, birinci, anne baba çocuk (çekirdek aile) cenazenin hemen başında, ikincisi, şehit aile yakınlar akrabalar, seyyar şemsiye altında, üçüncüsü, şehidin mahallelisi ve yakın arkadaşları protokolün en arka kısmında.

Diyanet’te de üç ayrı protokol, bir, siyah cübbe giyen din görevlileri, ikinci krem-beyaz cübbe giyen din görevlileri, üçüncü, sadece takkeli din görevlileri, ayrıntıya girmeyelim ama kafaya hepten giren fes biçimli ipek takkeler de en önde diğer sıradan takkeliler arka planda.

Siyasi protokole bakıyorsun, ön sıraya en tanınmışlar, cumhurbaşkanı yardımcısı, bakanlar, muhalif liderler, onların arkasında bürokrasi ve siyasi sınıf, onların bir kat daha arkasında başka bir bürokratik katman, sonraki halkada düzenli ya da dağınık korumalar polisler.

Askeri protokole bakıyorsun, siyasilerin arkasında yüksek komutanlar, onların arkasında ikinci derecede komutanlar ve arkada şemsiyelerin arkasında hava kara deniz subay kıtaları.

Güvenlik protokolüne gelelim, polis ayrı, çevik kuvvet ayrı, özel harekat ayrı, halkın içine yerleştirilmiş istihbarat ayrı, komutanların korumaları ayrı, hepsinin dizilişleri nöbet bekleme yerleri ayrı. Ayrıntılara yine girmeyelim ama koşuşturan görevlilerin hiyerarşileri de ayrı katman katman, bariyerleri de aşıp her yere girip çıkıp görevliler, sadece valinin emniyet müdürünün ya da komutanın arkasında koşuşturanlar, sadece ‘karşılayanlar’, uzun ayrıntılı bir döküm gerektiriyor.

Ve dualar okuyor namaz kıldırıyor eller üstünde tabut kaldırılıyor dini protokol ayrı, sonra tören kıtası ve bando geliyor, top arabasına konuyor, milli resmi tören ayrı.

Ve makam arabalarının protokolleri da ayrı, tören alanının tam içindeki otoparka yüzlerce siyah makam arabası diziliyor, bir yüz metre arkada bürokrasinin makam arabaları için ayrı yer ve çok daha uzakta cenazeye katılan halkın arabaları ayrı.

Ve her bakanın etrafında onlarca koruma ve o bakanların devlet devlet büyük adam yürüyüşleri.

Üç-dört bin kişilik cenazede ikibine yakın polis-özel hareket-koruma polisi.

Aslında fotoğrafından haritasına bakıp, daire daire ‘bariyerleri’ ve giriş-çıkış noktaları da iç içe geçmiş ‘çemberler’i ayrı anlatmak lazım.

Bir, en dış halkada trafik polisleri, daha içerde ayrı bir ‘kontrol’, polisler tutmuş. Diyelim içeri girdiniz, ikinci kontrol noktası avluya giren noktada başka bir kontrol noktası. Hadi buraya da girdiniz, üçüncü kontrol noktası, ön tarafla halk tarafını ayıran kontrol noktası, yani iç içe üç ayrı kontrol girişi.

Şüphesiz sebep ‘güvenlik’.

Ama kimin güvenliği, cenazeye mi yüksek makamlara mı?

Şüphesiz her ikisine.

Ve cenaze törenine giriş ‘katılım’ sırası da ‘protokol’e bağlı, mesela önce sıradan komutanlar ve bürokratlar yerlerini alıyor ve en sonra ‘muhalefet’ liderleri ve ondan da sonra ‘en yüksek bürokratlar ve ondan da sonra ‘en yüksek cumhurbaşkanı ve makamı ve en yüksek komuta kademesi’ yerini alıyor.

Allah devletimizin heybetine (?) zeval vermesin.

Mesela, öğle namazı 12.45’de kılınmaya başlandı ve ama çoğu defa olduğu gibi törene geciken yüksek bürokrasi ve komuta kademesini beklemek için binlerce insan güneş altında ‘bekletilip’ cenaze namazı 13.50’de kılındı.

Hatta gecikme için önceden din görevlileri bilgilendiriliyor ve dualar bu gecikmeye göre yavaşlatılıyor ya da uzatılıyor, yüksek komuta kademesi yine de gecikmişse. Ki, dünkü cenazede gecikti, din adamı şöyle bir anons yapma mecburiyetinde kaldı: “Genelkurmay Başkanımız ve Kuvvet komutanlarımız hareket merkezinde olduğu için namaz için biraz bekleyeceğiz”…

Biraz sonra anlıyoruz ki, anons yapan din adamı, beklemekten canı çıkmış halkı sakinleştirmeye çalışıyor yetmedi tembih edilen vazifesine uygun gecikme suçunu da Genelkurmay Başkanının üstüne yıkıyor, oysa, geciken Hulusi Akar, yani savunma bakanı.

Ve ‘ağırlama’ protokolü ayrı bir hiyerarşi, avluya gelen bürokratlar ayrı bir koruma ekibi tarafından karşılanıyor, alana giren yüksek komutanlar bando takımı tören kıtası başka bir düzenle karşılanıp eşlik ediliyor, herkes rütbesine makamına göre ölçekte bir özenle yerlerine geçiriliyorlar.

Biz vatandaşlar giriş çıkışlarımız hem önümüzde hem arkamızda üç ayrı polis dairesi içindeyiz ve içimize yerleştirilmiş istihbarat polisi arasındayız. Olup biteni çok uzaktan, başımızı kaldırıp şehit cenazesini görmeye nafile çalışıyoruz, zıplasak da göremiyoruz, biraz hareketli tavırlar sergilesek yanımızda hemen istihbarat bitiyor, adınız, ne, nereden geldiniz, vs.

Tabii bu ağır protokol, her yüksek adamın sıra sıra yerlerine geçişi yürüyüşlerini izlemekten hepimize burada 23 yaşında yoksul bir Anadolu çocuğunun bayrağa sarılı tabutunu unutturuyor.

Yas, saygı, ihtiram, taziye, huşu, cenaze önünde murakebe (iç düşünce)’yi  yaşamak mümkün değil. Protokol hepsini boğuntuya getiriyor.

Bir şehit cenazesi mi kaldırıyoruz özür dilerim söylemek zorundayım yoksa bir depodan ‘sevkiyat mı’ yani, paket koli mi taşıyoruz, bu protokol neye kime hizmet ediyor, dönüp soran yok.

Bu toprağın bir çocuğu olarak şehit cenazesine katılma sebebimiz, biz evimizde otururken o genç çocuk bizim için şehit oldu, bu kadar, bu borcumuz yüzünden kısacık olsun bir saygıyla orada derin bir saygı içinde bulunmak istiyoruz, bu milletin bir çocuğu olarak bu bizim vatandaşlık hakkımız değil mi?

Ama, polisler, korumalar, bürokratlar, komutanlar, bariyerler, kontrol noktaları içinde ne bir adım önümüzü görmek mümkün ne de şehidin tabutunu elli metre olsun yakından görebilmek o tabutla göz göze gelip öbür dünyaya ve hayatımıza sert sorular sorabilmek fırsatı yakalayabildik.

Bu ağbiler (büyük devlet adamları?) bir de ‘İslamcı’. İslamcı oldukları için biz avluda gölgelik bir yer bulamayıp güneş altında kavrulurken onlar ağır koruma ve protokol dışında zekice torpilli başka ‘korunma’ yöntemleri de bulmuşlar.

Şöyle, namaz bitip camiden avluya gelmeleri lazım, ama böyle yapmıyorlar, cami içinde ‘gölgelik serin yer’de bekliyorlar, ta ki, cenaze namazı kıldırılmadan bir dakika önce hoca mikrofonu alıp anons yapmaya başlayınca gölgelik yerden çıkıp ön saflardaki yerlerini dinlenmiş sakin halleriyle nihayet alıyorlar.

Şehit cenazesi hem dini hem milli bir törendir. Bu törenler toplulukları kalabalıkları gözyaşlarıyla hüzünleriyle yaslarıyla ortak duygularıyla bir arada tutup ‘millet’ yapar, biz ise güya bir telaş güya bir koşuşturmacayla güya devleti kurtaran kahraman pozlarıyla bakanların komutanların teşrif oluşlarını seyrediyoruz.

Maalesef güvenlik’in cılkını çıkarttık bu ağır ‘protokol’ bizi ‘millet’ yapamıyor, sosyal sınıflar, idari sınıflar, siyasi sınıflar, alt üst, aşağıdakiler yukarıdakiler, en tepedekiler en alttakiler, yasaklar, milleti devletten sınıf sınıf ayırıyor, makamına göre ağırlıyor, avluda herkesi sınıfına göre koli koli yerleştiriyor. Mübarek devletimiz çoktan Kâbe’yi dönüp Basra’ya inip Hindistan kast sistemine ulaşmış.

Hoca nihayet duaya başlar, ilk cümlesi şu oldu: ‘Şehitlik makamı peygamberden sonra gelir’.

Bakıyoruz avluya, avludaki protokol şehidi peygamberden sonraya değil protokolün en sonrasına yerleştirmiş, o kadar gelen giden yetişen koşuşturan düzenleyen yasaklayan vs. var ki, şehidin tabutu görülmez bir uzaklıkta, üzgünüm, bunu söylemek zorundayım, teferruatta kalıyor.

Protokol şüphesiz şunları amaçlıyor, ‘güvenlik’  yani kazasız belasız iş görülsün, karışıklık olmasın.

Ama asıl protokol şunları amaçlıyor, devletin görkemi (heybeti), devletin kendi evladına dini ve milli töreni, derin saygısı.

Ve, işte bu ağır protokol altında, bu kontrol noktaları labirentleri ortasında bir fare gibi sıkışıp o delikten bu çıkış noktasına güneş altında dönüp durup yol bulamayıp ve isyana gelip kafamdan türlü düşünceler geçmeye başlayınca, bir de ne göreyim:

Şehidimizin bölüğünden asker arkadaşlarına da cenaze için izin vermişler ve sivil kıyafetlerle törene katılıyorlar!

Maşallah boyları posları yerinde yapılı aslan gibi çocuklar. Ancak, onlar da o bariyer noktasından bu giriş noktasına girmeye çalışıyorlar, nafile.

Sıkı durun, oradan geri çevrildiler bu tarafa koştular, bu taraftan geri çevrildiler, diğer tarafa koştular ve şehidin cepheden asker arkadaşları bu protokolü kırıp yarıp içeri girmeyi başaramadı.

Bando, tören, top arabası, nedir, halkın görmesi hepimizin o matem ihtiram anını yaşaması içindir. O cenaze halkın içinden geçecek insanlar o anı yaşayacak duygulanacak ağlayacak ve milletini düşünecek.

Ama hayır, burada protokol hiyerarşiyi öyle öne çekiyor ki hiyerarşiyle halkı öyle  sıkıştırıyor ki, tören anlamsız bir yere doğru sürükleniyor, şöyle, bando, kimsenin olmadığı otopark’ta otuz metre yürüyüp tören kıtasını görevini boş arazide yapıyor.

Kimsenin görmediği yerde cenaze arabasına koyuluyor, töreni yası tekbiri tören kıtasını kimse görmeyecekse halk görmeyecekse bir tören niye olur?

Yani boş bir arazide (otoparkın yola çıkış yerinde) milli tören yapılıyor, Bilkent kavşağı köprüsü demirlikleri üstünde bir kaç kişi olmasa, bu milli töreni kimse de görmeyecek.

Neyi kimden kaçırıyorlar, bilen-anlayan yok, bu protokol işkencesi, bilen-anlayan yok, halktan uzak boş arazide tören kıtasını otuz adım yürütmek, nedir bunlar, asayiş berkemal, tören oldu mu oldu, komutanlar ağırlandı mı ağırlandı, her gelene selam çakıldı mı çakıldı, her yüksek bürokrat komutan törende yerini aldı mı aldı, herkese yüksek makam yerleri verildi mi verildi, hadi dağılın!

Biz de çok arkada kaldık ve telaşla şehidimizi uzaktan olsun bir görelim diye artık dağılmakta olan kalabalığın içinde koşuşturduk.

Ve nihayet polis kordonu dışında elli metre uzaktan esas duruşta saygıyla görme şansına sahip olduk, ki, bu uzak noktada dahi çevik kuvvet daha uzağa daha uzağa diye bizi daha geriye daha geriye diye itekledi.  Ki, şehidimizin cenazesi çoktan arabaya koyulmuştu, bir nefes bir bakışlık ancak görebildik.

Ve filmin sonu, şehit cenazesi arabaya koyuldu, kalabalık da dağılmaya ve bariyerler de yavaş yavaş toplanmaya başladı, ki, asker arkadaşları da tam o sıra, bando bitmiş tören bitmiş ancak hareket etme anında cenaze arabasının yakınına nihayet son anda ulaşabildiler.

Şehidim, Ahmet Topçu, Anadolu’nun yoksul çocuğu, annesi annemize babası bizim babamıza benziyor, çok arkada mahalleden arkadaşları, bizim arkadaşlarımız gibi giyinmişler bekleşiyorlar, komşuları bizim komşularımıza benziyor, ama o protokol hiyerarşi içindeki hiç kimseyi kendime komşuma aileme milletime benzetemedim, nerede doğdu bu insanlar bu milletin başına çöreklendiler! Bakışlarında duruşlarında yas gözlerinde nem yüzlerinde duygu hiç göremedim.

Şehidim, dün kuru bir duayla seni uğurlamaya geldik, bayrağa sarılı tabutun naaşın önünde değil tüyler ürperten bir hiyerarşi karşısında donakaldık, kodamanlar büyükler üst sınıf ağır komutanlar büyük liderler bu büyük adamlardan ve bu büyük devletten içeri sızıp tabutuna yakın durup sana saygı içinde derin şükranlarımızı sunma şansını bulamadık. O beton avluda saygıdan değil protokolden kımıldayamadık, sana ancak kalemimle bu satırla seslenebiliyorum, hakkını helal et güzel ve masum ve cesur çocuk!

Yani kardeşlerim, burada olup biten duygusuyla heyecanıyla hüznüyle yasıyla milli bir tören değildi katılan herkes sadece şarta şurta kurala uygun bir ‘etkinlikte’ bulunmuş oldu.

Son sözüm, kardeşlerim, bu ağır protokol öyle bir ‘otorite’ kuruyor, ki, büyüklük’ten (kibirden) delirmiş bu ağır protokol milletimiz için  ‘savaşlar’dan daha korkunç daha büyük bir felaket.

Böyledir gösteri dünyasının halktan korkan büyük devlet adamlığı, Allah’ın makamlarıyla resmi makamlar sıra sıra kapışılır, birkaç büyük adamın kişisel bozukluğu devletin şekli haline gelir, birkaç kodamanın kişisel korkusu devleti paranoyalaştırır, ve bizler de bu bir kaç kişinin kişisel kaygılarına ‘kurban’ ediliriz ve şehitlerimize bir duamız birkaç saniyelik saygı duruşumuz dahi çok görülür.

Şehidim cenazene boynuna sarılmayı çok isterdim, hayatımızı kurtaran sensin, ama cenazende gördün işte bizim kahraman diye kimlere sarılmamızı istiyorlar. 

 

 

siyasetcafe.com

 

 

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.