GÖZALTI NOTLARIM: 4
SİGARA ve PASLI KAMA
Gözaltına alındığımız ilk gün sabahın erken saatleriydi. Nezarete ilk konulan bendim. Şaşırmamıştım, hızlı bir durum muhakemesi yaptım;, doğruları dedelerimizin okları gibi dosoğru yazıyordum ve hedef tahtasına konmam gayet normaldi... Zaten bu hücreye konmasam kendimi sorgulardım, "Neyi eksik bıraktın, ilmi siyaset mi yaptın?" diye.
Meral Akşener için buradaydım ama benim birincil amacım Akşener'in genel başkanlığı da değildi. Onun Bahçeli ile gülüm balım olduğu yıllarda bile ülkücü vicdanın sesi olarak tarihe not düşmek için yazıyordum. Önümdeki demir parmaklıklar bunun bedeliydi... Olsun... Kubbede kalan hoş sedamız bize yeter, sessiz çoğunluğun sesi olma mutluluğu bize yeter...
***
Sosyal medyada beni tanıyan birçok dost yazmış:
"Alper Hoca sigarasız ne yapıyor ki acep?"
Evdeki arama sonrasında polis arkadaşlara rica ettim:
"Bir sigara içeyim, ondan sonra kalkalım."
Halden anlayan bir üslupla:
"Abi biz de sigara kullanıyoruz. Paketini, çakmağını yanına al, arabada içersiniz."
O sabah ilk sigarayı polis otosunda yaktım.
Unutkanlığımı dostlar bilir. Ama bu defa unutkanlığım öyle bir işe yaradı ki sormayın... Emniyette "Üstündekileri bu poşete boşalt" dediklerinde pantolon ceplerimi boşaltıyorum ve Allahın hikmetine bak ki gömlek cebimdeki sigara ve çakmağı unutuyorum.
Koğuşa girdim ve neden sonra fark ettim: Aaa gömlek cebimde sigara ve çakmak var... Polisler gömlek cebimdeki şişkinliği görmesin diye hemen pantolon cebime aktarıyorum.
O sırada nezarette nöbetçi polis memuru elinde sigarası ile koğuşun önünden geçiyor... Mübareğin dumanı da öyle güzel ki kıvrım kıvrım dönüyor ve bize doğru yöneliyor. Yavuz Selim sigara dumanına en yakın noktada, "Acep bir kıvrımı burnuma gelir mi?" diye koğuşun havasını "foşurt" diye ciğerlerine çekiyor. Tatmin olmamış ki çıkışmalı bir ses tonuyla polise konuşuyor:
"Vicdansız!.. Bize göstere göstere içiyorsun bir de..."
***
Servet ve Yavuz salıverildikten sonra Adnan İslamoğulları geldi koğuşa, kısa bir süre sonra:
"Abi" dedi, "sigaran var mı?"
Adnan gelmeden önce saymıştım: Pakette 13 sigara vardı... Her gün 1 adet içersem bayramı çıkartırdım. Ama paylaşmanın zevki sigaradan daha güzeldi. Daha emniyetli olur düşüncesi ile sigara paketini demir parmaklığın önündeki el çantama aktarmıştım. Adnan polise perdeleme yaptı ve paketten bir sigara çekip üstümüze aldık.. Ramazan Akgün İzmir delikanlısı, göbeğini biraz eritse iyi "stand-up"çu olur... "Ramazan maharetini göster, biz tüttürmeye gidiyoruz" deyip Adnanla tuvalete yöneliyoruz... İkimiz aynı tuvalette ayaktayız. Bir fırt Adnan çekiyor, bir fırt ben...Üçer fırt çektiğimizde Adnan ikaz ediyor:
"Bu kadar yeter!.."
Üçer fırttan sonra kalanını söndürüp saklıyoruz.
***
Tarih 15 Mart 1980.
Adana Cezaevi’nde ülkücülerin ve devrimcilerin koğuşlarında hareketlilik var... Her iki taraf da saldırı bekliyor, iki taraf da savunma hazırlığında... Ve beklenen an geliyor. Devrimciler saldırıya geçiyor. Saldırı başlangıcında Osman Birbiçer bağırıyor:
"Dinamitler, dinamitler!.."
Bu gür ses devrimcileri bir an duraklatıyor. O tereddüt anında atılan üç dinamit lokumu “cıssssss” sesleri çıkartarak devrimcilerin orta yerine düşüyor, ama sonrasında bir şey yok... Dinamitlerin üçü de patlamıyor.
Osman Birbiçer’in gür sesi koridorda yankılanıyor:
"Herkes içeri, herkes içeri!.."
Dinamitlerin patlamaması ülkücülerin moralini alt-üst ediyor, hızla koğuşlarına çekilip ranzalardan oluşan savunma hattının gerisinde toplanıyorlar.
Ama iki kişi en sona kaldıkları için devrimciler tarafından çekilip alınıyor: Hasan Hüseyin Akbaş ve Abdurahman Kılıç. Koridor hakimiyetini ele geçiren devrimcilerin bir bölüğü ülkücü koğuşun kapısını tutuyor. Kapılar dışarıya doğru açıldığı için ülkücüler artık arkadaşlarına yardım edemezler...
Devrimciler Hasan Hüseyin Akbaş ve Abdurahman Kılıç’a saldırıyor... Kılıç ilk darbelerde yere düşüyor. Vücuduna onlarca kez şiş saplanıyor... Hasan Hüseyin Akbaş, arkasını duvara verip kendisine saldıran militanlara tam yirmi dakika karşı koyuyor. Kesici aletler ve şişler yüzünde, kollarında, boynunda yaralar açıyor. Maraş’ın yiğit delikanlısı vücudundan pınar pınar akan kanlara, aldığı darbelere rağmen yere düşmüyor, düşürülemiyor... Ve sonunda yere düşürülüyor. Onlarca şiş, pervane hızında vücuduna girip girip çıkıyor.
Jandarma olay yerine geldiğinde her ikisinde de ne bir ses vardı, ne bir kıpırtı.
Abdurahman Kılıç ve Hasan Hüseyin Akbaş son arkadaşının içeri girmesini beklemeyip kendilerini koğuşa atsalardı şimdi aramızda olacaklardı. Ama onların yerine belki üç, belki beş tane başka ülkücüler şehit olacaktı...
Ülküdaşlık için herkesin canını feda ettiği yıllardı o yıllar...
***
Yavuz Selim Demirağ nezarete girdi, sırtını duvara yasladı, gözleri etrafı taradı, bana ve Servet Avcıya baktı, baktı ve:
"Musavat niye yok burada?" dedi.
Dışarı çıktığımda gördüm: Ankara Öğretmenevi, Tiryaki Kafe yi üs olarak kullanan, Emniyet Müdürlüğü önünde, Adliyede, Sıhhiye Köprüsü altındaki çay ocaklarında toplanan kalabalıkların içinde Türkmen Onur, Ali Uzunırmak, Selim Kaptanoğlu, Suat Başaran, İstanbul'dan kalkıp gelen Yavuz Ceylan, Sezgin Çelik, Suat Başaran, Ahmet Çakar ve isimlerini sayamadığım daha birçok gönüldaş oradaydı...
Akşener'in ofisinde ülkücülere caka satan Ömer Karakaş, eski MHP'li vekiller, bakanlar, Akşener'in gezilerinde fotoğraf karesine girmek için birbirini ezenler tüymüştü ortalıktan...
"Ülkücüler kardeştir" söylemi sadece Balgat cenahında değil Akşener cenahında da, her tarafta da "Kubbede kalan hoş bir seda"dır artık.
İşte o yüzden Odatv yönetmeni Müyesser Yıldız yürek parçalayan sorusunu sordu ve o an yüreğimize paslı bir kama gibi saplandı sanki.
"Hepiniz bu kadar mısınız?"
Adana Cezaevi'ndeki Akbaş ve Kılıç, o güzel insanlar, o iyi atlarına binip gittiler.
Hepimiz o kadardık işte.