Modern, uygar, tam bağımsız bir cumhuriyetin kurucusu M. Kemal hakkında hep aynı odaklar tarafından ileri sürülen ama tarihsel dayanağı bulunmayan iddialardan birisi de tek adam, tek parti rejimi üzerinden yürütülen diktatörlük iddialarıdır.
Öyle ki Şevket Süreyya Aydemir’in Atatürk ile olan anılarını kaleme aldığı “Tek Adam” adında ki kitabını referans alarak temelsiz iddiaları sürdürme gayretinde olanlar bile var.
Oysa tek adam, M. Kemal’in çevresinde kalabalığa rağmen yalnız olduğu anlatılmaktadır. Bu bölümde iddialara yanıt verirken çevresinde ki kalabalığa rağmen ne kadar yalnız olduğunu ama buna rağmen ideallerinden, kararlılığından vazgeçmediğini somut bir şekilde ortaya koyacağız.
Diktatörlük iddiaları her ne kadar cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte ortaya atılmış olsa da başlangıç noktasını, 1921-1922’de Yunanlılara karşı verilen Sakarya ile Dumlupınar savaşlarının kesin zaferle sonuçlanmasından sonra mecliste yapılan tartışmalar oluşturmaktadır.
Yunan ordusunun Türk topraklarında olduğu bu tarihte M. Kemal, çok başlılığın nihai sonuç vermeyeceğini, eğer söz konusu Türkiye’nin kurtuluşu ise kendisine tam yetki verilmesini isteyerek bu konuda pazarlık etmeyi reddetmişti. Meclis kararıyla orduya başkomutanlık yetkisini verildi ancak kesin zaferden sonra M. Kemal’in yol arkadaşlarından bazıları özellikle de başını Rauf Orbay’ın çektiği grup tüm yetkiyi elinde tutacağı düşüncesiyle muhalefet etmeye başladılar.
M. Kemal’in safında yalnızca İsmet İnönü ile Fevzi Çakmak yer alırken Mondros’u imzalayan, sonrasında ise M. Kemal’e yapılan suikast girişimiyle bağlantısı olduğu iddiasıyla yargılanacak olan başvekil Rauf Orbay’ın etrafında ise Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Fethi Okyar gibi isimler toplanmıştı.
Bu grup, hilafetin kaldırılmasına, Lozan’a İsmet paşanın gönderilmesine karşı çıkarak İsmet paşa üzerinden M. Kemal Atatürk’e muhalefet etmeye başlamışlardı. Cumhuriyetin ilanından sonra her ne kadar muhalif gruba katılmamış olsa da İsmet İnönü de bazı konularda M. Kemal ile görüş ayrılığına düşmüş, onun da M. Kemal’e muhalefet ettiği konular olmuştur.
Bu noktada bir hatırlatmada bulunmak isterim; dizi yazının amacı soruşturma olmadığından kimin kime ve neden muhalefet ettiği, haklı veya haksız gibi ayrıntılara girmeyeceğim. Böyle bir değerlendirmenin, analizin yapılması durumunda bahsi geçene kişilerin kültürel, siyasal donanımları, askeri yetenek ve stratejileri vb. gibi yetenekleri dikkate alınarak değerlendirilmelidir.
Tek parti, tek adam yalanının ardında ki gerçekler
İstanbul hükümetinin anayasal hükümdar olarak kalmasından ve M. Kemal’in de sadrazam olarak birbiriyle kaynaştırılması görüşünde ki muhalif grubun başı Rauf Orbay, kendilerine danışılmadan İsmet paşanın Lozan’a gönderilmesine itiraz ederek mecliste tartışma başlatmış, durumu protesto etmek için de istifa etmişti.
M. Kemal ise onların kuşkularını gidermek için meclisten yeni bir hükümet kurulmasını talep ederek hepsinin istifasını talep etmiş, ertesi gün de geçici Ankara hükümeti istifa etmişti. Muhalefete açıkça “Buyurun siz yönetin” denilmişti fakat kendi aralarında yaptıkları kulisler, toplantılar, tartışmalar sonucunda hükümet kuramayacaklarını anlamış, meclise başkanlık etmesi için M. Kemal’e davet göndermişlerdi.
İlk daveti geri çeviren M. Kemal, böylesine kritik bir dönemde meclisi çalışamaz duruma getiren muhalefetin gönderdiği ikinci daveti ise “kararlarının tartışılmaması” koşuluyla kabul ederek meclise dönmüştür.
M. Kemal mücadelesinin ana fikri, yabancı müdahalesi olmadan kendi sınırları içinde tam bağımsız egemen bir devlet kurmaktı. Bunun için de köklü, radikal reformlar yapılmalıydı ancak öncelikle ülkeyi yönetecek kadronun kurumsal, siyasi bir çatı altında toplanmasının hayati önem taşıdığının bilincindeydi. İşte bu düşünceyle 1922’de Cumhuriyet Halk Fırkası’nın kurulmasına karar verdi ve yaklaşık bir yıl sonra bu çatı altında 29 Ekim 1923’te cumhuriyet ilan edildi.
Cumhuriyetin ilanından sonra uygar bir devleti ve toplumu inşa edecek reformlara, devrimlere sıra gelmişti fakat Rauf Orbay’ın başında olduğu muhalifler tekrar sahneye çıktılar. M. Kemal mecliste“Büyük millet meclisi halkın vücut bulmuş halidir.
Bütün yetkiler yalnızca ve kesinlikle halka aittir” diyerek parlamenter sistemi işaret etmesine rağmen savaşın doğal sonucu olan ekonomik sıkıntıları bahane ederek 1930’lara kadar aralıksız devam edecek olan devrimlere, reformlara muhalefet etmeyi sürdürdüler.
Bu koşullarda parlamenter sisteme geçmenin son derece tehlikeli olacağının farkında olmayan muhaliflerin isteğini pratikte görmeleri için M. Kemal, 12 Ağustos 1930’da muhalefet partisi “Serbest Cumhuriyet Fırkası”nın kurulmasına öncülük etti.
Artık biri devrimci sol, diğeri ise merkez sağ görüşlü iki parti ile parlamenter sistemin ilk denemesi yapılacaktı fakat aynı zamanda M. Kemal’in, neden tek parti çatısı altında devrimleri, reformları gerçekleştirmek istediği de kısa sürede hem de acı deneyimlerle anlaşılacaktı.
Muhalefet partisi de kuruldu, halifelik de teklif edildi
M. Kemal’in başkanlık ettiği mecliste iki partinin birbirine karşı ilk muhalefeti kavgayla, hakaretlerle, küfürleşmelerle başladı, sonrasında tabancalar çekildi. Mecliste ki olaylar aynı zamanda dışarıda neler olabileceğinin de açık göstergesiydi.
İki partinin halkla buluşması için İzmir’de yapılan ilk mitingde, padişah boyunduruğundan kurtarıp, özgür ve uygar yurttaş bilinci aşılamaya çalıştığı halkın kendi arasında bölündüğü açıkça görülmüştü.
M. Kemal’in halifeliği kaldıracağı söylentilerinden haberdar olan dervişler, şeyhler, din adamları, hilafetçiler ile Fransız ve İngiliz destekli feodal kürtçüler gibi saltanat kalıntıları karanlık hücrelerinden çıktılar ve mitingi kavgaya, kargaşaya dönüştürdüler.
Eylemleri bastırmak, protestocuları dağıtmak için polis, gözaltı ve tutuklamalar yapmak zorunda kaldı. SCF’nin neden olduğu benzer olaylar 17 Kasım 1930 da partinin kapatılmasına rağmen durmadı. Yaklaşık bir ay gibi kısa süre sonra şeriatçıların yedek subay Kubilay’ı katlettiği 23 Aralık 1930’da ki o korkunç “Menemen Olayı” yaşandı.
M. Kemal’in, reformların toplum tarafından içselleştirilip benimsemeden parlamenter sisteme geçişin ne denli sakıncalı olduğu yönünde ki o eşsiz düşüncesi acı bir deneyimle anlaşılmıştı.
Henüz hilafet kaldırılmadan önce de Rauf Orbay, M. Kemal’e “Bazıları sizin saltanat ve hilafeti ilga etmeye niyetlendiğinizi söylüyorlar. Bu doğru mu paşam? Babam ve ben padişahın ekmeğini yedik, benim yerim de halifenin yanı olmalıdır. Biz hükümdara arka çıkmalıyız.” diyerek devrimlere karşı olduğunu açıkça ortaya koymuştu.
Hilafetin ülkeye uluslar arası bir güç verdiğini zanneden hem Rauf Orbay’a hem de diğerlerine yanıtı, 3 Mart 1924’te devletin laikleştirilmesine, hilafetin kaldırılmasına ilişkin yasa tasarısını meclise sunarak verecekti.
Şeriat ortadan kalkmadıkça kurumlarıyla çağdaş bir ulus yaratmanın mümkün olmadığının bilincinde olan M. Kemal, meclis görüşmelerinde “Halifenin makam ya da yetkisi yoktur. Mevkiine ise ismen sahiptir” yanıtını verirken, ”Efendiler, Osmanlı sultanları egemenliği halktan zorla almıştı ve halk şimdi onu zorla geri alıyor.
Bu görüşe katılır ya da katılmazsınız ama tehdit altında olan cumhuriyet ne pahasına olursa olsun korunacaktır.” sözleriyle de kararlığını ortaya koyarak hilafet, sultan destekçilerine gereken yanıtı vermiş, aynı gün tasarı kabul edilerek halifelik kaldırılmıştır.
Muhalifler ile birlikte bazı ılımlı mebusların halife teklifini de M. Kemal reddetmiştir.
Hilafeti bütünüyle kaldırıp halifenin de yurtdışına çıkartılması sadece yurt içinde değil yurtdışında yankılar bulmuştur. Hindistan’da hilafet otoritesini savunmak üzere kurulan “Hindistan Hilafet Hareketi”nde görüş ayrılıklarına neden olmuş, kimileri kararın tartışılmasından yana olurken kimileri de tıpkı muhalifler gibi halifeliğin M. Kemal’e teklif edilmesini istemiş, kimileri de Hint Müslümanlarının Türkleri örnek alma fikrini benimsemişlerdir.
Fakat M. Kemal, onların halifelik teklifini de geri çevirmiştir.
Tarihsel gerçeğin çarpıtılarak kara propagandaya dönüştürüldüğü bu iddiaları, şu iki soru ile somutlaştırmak da mümkün; Tek parti ve tek adam diktatörlüğü hüküm sürmüş olsaydı M. Kemal muhalif partinin kurulmasına izin verir miydi?
Peki, sadece mebuslardan değil uluslar arası önemli İslam otoritesine sahip bir kuruluştan gelen hilafet teklifini reddeder miydi?
-Bitti-