Cumhuriyet mi “devlet milliyetçiliği” mi önemli?

Özgür UYANIK

Cumhuriyet her ülkede milliyetçi bir proje olarak ortaya çıkmıştır ve onun halen ayakta duran en dirençli sütunları yine milliyetçi prensipleridir.

Bütün Doğu dünyasında en başarılı cumhuriyet projelerinden birini gerçekleştirenler de Türk milliyetçileridir. Fakat nedense kendini Türk milliyetçisi sayanların büyük kısmı bırakalım Cumhuriyet Bayramını kutlamayı cumhuriyet lafından bile uzak durur.


“Cumhuriyetçilik” daha çok kurucu elitlerin “reel milliyetçiliği” ile özdeşleştiğinden milliyetçilerin kendini Cumhuriyetçi olarak tanımlamaması anlaşılır bir şeydir. Türkiye şartlarında bu tek parti dönemindeki CHP’nin devlet milliyetçiliği olarak somutlanmış, Cumhuriyetçilikle milliyetçilik arasındaki mesafe de o dönemde açılmıştır.


Ayrım millet ve milliyetçilik tanımlarından doğmaktadır.
O dönemki devlet milliyetçiliği cumhuriyetin sınırları içinde ırka ve dine dayanmayan bir milliyetçilikti.
Bu sadece ideolojik bir tercih değil pratik bir çıkarımdı. Zira Osmanlının son döneminde Pan İslamist ve Pan Türkist politikaların yıkıcı sonuçları olmuştu. Ayrıca yeni kurulmuş bir devletin yayılmacı bir görüntü sergilemesi mantık dışıydı.
İki Dünya Savaşı arasındaki koşullarda Türkçülük kendini üretmeye devam etti. Nihal Atsız ve Reha Oğuz Irk-Turan merkezli, Şemsettin Günaltay ve Nurettin Topçu ise İslam-Anadolu merkezli bir milliyetçilik anlayışını geliştirdiler.
Esasında Günaltay ve Topçu Kemalist Cumhuriyetin çıkardığı çok değerli hocalardır. Onların Türkçülüklerinden kimsenin şüphesi olamaz. Günaltay Türk Tarih Kurumu’nun en uzun süre başkanlığını yürüten kişidir. Her ikisi de dini felsefi ve ahlaki yönüyle benimsemiş kişilerdi. Onların fikirlerinin bugünkü Türk-İslam senteziyle alakası yoktur.


Atsız’ın fikirlerinin etkisi üniversiteler ve eğitimli kesimle sınırlı kaldı. Günaltay ve Topçu’nun fikirleri ise Necip Fazıl ve “Büyük Doğu” dergisi çevresi tarafından yozlaştırılarak Demokrat Parti’ye ideolojik malzeme yapıldı.


Diğer yandan CHP giderek devlet milliyetçiliğinden uzaklaştı. Çünkü 27 Mayıs ve özellikle 12 Martla beraber devlet milliyetçiliği silahlı kuvvetler tarafından devralınmıştı. Zaten Ecevit de açıkça CHP’yi “ortanın solu” olarak konumlandırmıştı.


12 Marttan itibaren milliyetçiler “komünist tehdide” karşı konumlandılar. 1970-80 arası siyasete sağ-sol kavgası” damgasını vurdu. Bu dönemin her iki kesim üzerinde yıkıcı etkileri oldu. Fakat bana göre bu kavga Türk milliyetçilerinin halkla bağlar kurmasını sağladı. Bu kavganın yarattığı enerji sayesinde Türk milliyetçiliği halka indi. Büyük oranda köylü kökenli, yoksul kesimlerden kadrolarını çıkarmaya başladı.


12 Eylül milliyetçi siyasete de darbe vurdu. Bu Muhsin Yazıcıoğlu’nun savunmasında ifade ettiği “kendi hapiste fikri iktidarda” olma durumuydu. Darbe komünist tehdidi sona erdirmiş fakat bunun için mücadele eden milliyetçileri de ezmişti. Aslında Yazıcıoğlu yanılıyordu. 12 Eylül milliyetçileri değil İslamcıları kendine ittifak olarak seçmişti.

12 Eylül’le beraber milliyetçilerle devlet arasında açılan makas bölücü teröre karşı mücadele döneminde kapanmaya başlamıştı. Fakat 28 Şubat “Çakıcı Olayı” ve “Susurluk hadisesi” üzerinden bu mesafeyi yeniden açtı. Böylece silahlı kuvvetler bir süre daha devlet milliyetçiliğini tekelinde tutmayı
başardı.


Özetlediğim bu süreçlerle ilgili çok fazla ayrıntı ve üzerinde tartışılacak konu var. Sadede gelirsek bugün devlet milliyetçiliği hem el hem de içerik değiştirmiş durumda.


Kaldırılan yasalar ve Ergenekon, Balyoz gibi süreçlerin vurduğu darbeler neticesinde silahlı kuvvetlerin hem siyaset kurumu üzerindeki gücü hem de ideolojik etkisi kırıldı.

Devlet Milliyetçiliği adım adım iktidar partisinin eline geçti ve Erdoğan’ın siyasal pozisyonuna göre biçimlendi.


Gelinen noktada devlet milliyetçiliği Kemalizmin temel prensiplerinden uzaklaşarak “Büyük Doğu”nun milliyetçi çizgisini benimsedi. Her zaman Necip Fazıl’ın öğrencisi olmakla övünen Salih Mirzabeyoğlu’nun ölümünden önce ve sonra devlet katında gördüğü itibar bunun bir işareti sayılabilir.
Erdoğan’ın liderliğini benimseyen MHP merkezli Türk milliyetçiliği de güncel devlet milliyetçiliğiyle aynı çizgide duruyor. Fakat bu Türk milliyetçiliğinin de gelip aynı çizgiye oturduğu anlamına gelmiyor. Bu aslında milliyetçi hareketin her zaman devletten taraf olma tavrının bir uzantısı. Yetmişlerde de Milliyetçi Hareket devletle ittifak halinde bir görünüme sahipti ama hem iktidar değişikliklerinde hem de 12 Eylül darbesinde ağır yaralar aldı. Sonuçta yeniden gelip kendi çizgisini buldu.


Öncelikle bir siyasi hareketin ideolojik dönüşümü salt pratik süreçlerle açıklanamaz. Eğilimlerin ideolojik zeminde karşı karşıya gelmesi ve birinin ötekileri tasfiye etmesi gerekir.
Asıl önemlisi ideoloji ve politikalar siyasi bir hareketin varlık gerekçesidir. Bu sayede kendini diğer siyaset odaklarından ayrı tutar.

Açıkçası Türk milliyetçileri bugün ideolojik olarak kendilerini iktidarın
çizgisiyle ifade ederlerse varlık gerekçelerini yitirirler. Kemalist Cumhuriyetin millet ve milliyetçilik tanımına muhalefetle yola çıkan bir milliyetçilik gelinen
noktada İslamcılığın milliyetçilik anlayışına teslim oluyorsa hiçbir iddiası kalmamış demektir.


Bu Türk Milletinin Orta Asya’dan çıkıp dokuz asır sonra Anadolu’da kurulduğunu kabul etmek demektir. Çünkü onlara göre Türkler İslam’la tanışmadan önce medeniyet kurmamıştır. Orta Asya’da savaştan başka şey bilmeyen Türkler Anadolu’ya gelince rençber olmuş ve Şamanlıktan çıkıp İslamlaşmıştır.


Günümüzün hakim ideolojisi olan İslamcılık bir Türk-İslam sentezi değildir. Asıl olarak Türkleri İslamlaştırmayı hedef almış bir anlayıştır. Çünkü onlara göre Türkler hala İslamlaşamamıştır. Yusuf Kaplan’ın, Abdurrahman Dilipak’ın yazılarında buna dair birçok ifadeye rastlamak mümkündür.


Modern bir ideoloji olan milliyetçilik cumhuriyetle eş zamanlı biçimde siyasal şeklini almıştır. Milliyetçilik cumhuriyetten uzaklaştıkça aslında kendine de yabancılaşmaktadır. Cumhuriyet ise Türk milliyetçilerinin ortaya koyduğu en diri projeydi. Milliyetçilik çağdaşlaşma ve toplumsal ilerlemeydi. Toplumun eskimiş, küflenmiş elbiselerden kurtulması anlamına geliyordu.
Yepyeni bir hayatın kapılarını açıyordu bize. Bir arada yaşayan, üreten ve kolektif bir geleceğe 
yürüyen bir toplum olmayı vaat ediyordu. Çünkü Türk milliyetçiliği ulus inşacı, entegrasyoncu, - kolektif, milli kültür üreten, akılcı ve iyimser özelliğe sahipti.


Buna karşılık İslamcı milliyetçilik duygusal, irrasyonel, ulus fikrine yabancı, kötümser ve milli bir kültür üretme yeteneğinden yoksundur.
Milliyetçiler cumhuriyetle aralarına ördükleri “millet ve milliyetçilik” duvarlarına bir kapı açıp “nasıl bir cumhuriyet” sorusunun cevabına odaklanmalılar. Çünkü Cumhuriyetin kurumsal inandırıcılığı zayıfladıkça onun milliyetçi temeli de eriyor.


Bugün Cumhuriyetin yaşadığı kriz aynı zamanda milliyetçiliğin krizidir ve birinin ötekini terk etmesi ikisinin de sonu demektir.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.