Kitlesel Suskunluğun Psikolojisi

Veysel BOĞATEPE

Toplumsal eylemsizlik; psikolojik, politik, sosyolojik ve ekonomik gibi birçok nedene bağlı olarak bireyden, aileye ve buradan da topluma yayılarak kitlesel sessizliğe dönüşmesiyle başlar.

Temel dinamiklerini dışlanma veya yalnızlık endişesi, alışılmış düzenin bozulma riski, oto sansür, baskı, ekonomik bağımlılık, enformasyon ağıyla bütün ülkelerin sınırlarının kaldırıldığı dijital, sanal yeniçağda medyanın etkisi ve algı yönetimi oluşturur.

Sosyal çevreden, arkadaş grubundan dışlanma veya işini, statüsünü kaybetme endişesinin yanı sıra kitle iletişim araçlarıyla algıda değişikliğe neden olacak yoğun propagandalar da genel bir düşünce kalıbının oluşmasında etkilidir.

Doğası gereği ait olduğu toplumun ve inancın parçası olmak isteyen birey, tüm bu temel dinamiklerden yoksun kalma korkusu taşıyacağından alternatif fikirleri özgürce dile getirmek yerine çoğunluğa uyma eğilimi göstererek susmayı tercih eder.

Çoğunluğun normal olarak kabul gördüğü bu durumlarda konuşmanın veya itiraz etmenin riskli olacağını dolayısıyla da kendisi için birer tehdit unsuru oluşturacağını düşünmesine sebep olacaktır.

Bu nedenle sessiz kalarak veya istemediği halde çoğunluğa uyum gösterme eğilimine girerek susmayı tercih edecektir.

Yönetimsel şiddet ve tehdidin uygulandığı toplumlarda kamunun gerçeklere ulaşamaması, bilinçli olarak yanlış bilgiye yönlendirilmesi bireysel refleksleri zayıflatarak tepkisiz kalmasına neden olurken cezalandırma ve tehdit karşısında da hak aramanın sonuç vermeyeceğini kanıksayarak mücadeleden vazgeçecektir.

Çünkü korku ortamının yaratıldığı ve hatta baskı aracı olarak kullanıldığı toplumlarda düşünceyi özgürce dile getirmenin riskli, susmanın ise güvenli olduğu yanılgısı yaygın hale gelecektir.

Kültürel ve ahlaki dönüşümün de temel sebeplerinden olan tepkisizliğin toplumun geneline yayılması, demokratik teamüllerin pratikte işlemediğinin bir göstergesi olmasına rağmen toplumsal huzursuzluk bizzat bireyin kendisi tarafından dile getirilmez.

Aksine bu noktadan itibaren kendi düşüncesini özgürce ifade edemeyeceğinden otoritenin söylemlerini tekrar ederek çoğunluğa katılır ya da olaylar karşısında susarak tepkisizleşir, toplumsal olaylardan, gerçeklikten kendini soyutlar.

YALITILMIŞ KİTLELER BÖLÜNEREK YALNIZLAŞIR

Alman siyaset bilimci Elisabeth Noelle Neumann, iletişim konularında geliştirdiği “Suskunluk Sarmalı” kuramı üzerinden kitle iletişim araçlarının ve medyanın insan üzerinde ki baskısı ile etkisini derinliğine analiz eder.

Bu kurama göre eğer savunduğunuz düşünce, toplumun büyük kesiminde kabul görmüyorsa, söyledikleriniz toplumsal menfaati gözetiyor olmasına rağmen yine de dışlanıyorsanız düşüncenizden vazgeçersiniz.

Birey de veya kitleler de dışlanma ve hatta şiddete maruz kalma korkusu arttıkça genel geçer görüşe katılıyormuş gibi bir davranış eğilimi başlar ve bu da kendi kimlik ve kişiliğinden uzaklaşarak toplumsal sorunlar karşısında duyarsızlaşmasına neden olur.

Bir diğer eğilim ise toplumsal kabul görmek ya da tehdit olarak gördüğü unsurlardan kurtulmak için benimsemediği yaygın görüşün saflarına katılarak onlar gibi davranmasıyla, onların söylemlerini tekrar etmesiyle kendini gösterir.

Odağını korkunun oluşturduğu bu sarmal egemen gücü daha da güçlendirirken toplumu ahlaki, kültürel, geleneksel değerlerinden yalıtılarak kitlelere böler. Kitlelere bölünmüş toplumlar da yalnızlaşmakla kalmaz, köklerinden ve değerlerinden kopmaya, uzaklaşmaya başlar.

Kitle iletişim araçlarının yoğun kullanıldığı dolayısıyla bireyden başlayan davranış biçim ve söylemlerinin kontrol edildiği yenidünya düzeninde korkunun, kitleleri yönlendirmede en etkili araç olduğunu söylemek yanlış bir saptama olmayacaktır.

Çünkü sistematik biçimde dillendirilen egemen kesimin söylemleriyle kuşatılan toplumsal bellek, sesi gür biçimde çıkanın doğruyu yansıttığı yanılgısına düşerek sorunların kaynağından uzaklaşacaktır.

Salt gerçek böyle olunca da toplumsal sorunlar karşısında kamuoyu oluşturarak mücadele etmek yerine susarak hayatta kalabileceği veya mevcut durumunu koruyacağı yanılgısına düşecektir.

Birey den başlayan korku zinciri duyarsızlığı ve bencilliği beraberinde getireceğinden örgütlenmeyi, mücadeleyi başkasından bekleme eğilimine girerek tepkisiz kalmasına neden olacaktır.

Gelişmiş organizma olan insanın aklına yatkın olmasa da şiddet ve baskının hüküm sürdüğü toplumlarda suskunluk zırhına bürünme, hayatta kalmak için içgüdüsel olarak geliştirilen bir savunma halidir denilebilir ancak bu tamamen varsayımsal yanılgıdan ibarettir.

Örneğin; takip, tutuklanma, hedef gösterilme, yargı eşitsizliğinin yanı sıra grev ve protesto gibi anayasal hakların polis şiddetiyle bastırılması, ekonomik yaptırımlar, hak ve hürriyetin kısıtlanması, cezalandırılma vb. korkuyu yaygın hale getiren belli başlı yönetimsel uygulamalardır.

SUSKUNLUĞUN VE KABULLENİŞİN DOĞURDUĞU SONUÇLAR

Toplumları sindirme ve yönlendirmede en etkili araç olan korku, eski dönemlerde halka açık alanlarda işkence ve idam ile kendini gösteriyordu. Günümüzde ise özgürlüğün kısıtlanması ile sınırlı görünse de ekonomik yaptırımların yanı sıra ayıplanma, dışlanma, sözlü tehdit ve hatta güç erki tarafından değersizleştirilme, hedef gösterilme gibi nedenler suskunluğun ve kabullenişin başlıca nedenleri arasındadır.

Ekonomik, siyasal, sağlık, güvenlik, eğitim gibi toplumun tamamını ilgilendiren konuların yanı sıra yanlış bilgilerin kasıtlı olarak enformasyon ağları üzerinden yaygınlaştırılması, doğru ile yanlışın ayırt edilmesini zorlaştırdığı gibi aynı zamanda belirsizliği derinleştirerek korkuya dönüştürürken güncelliğini ve devamlılığını da sağlamaktadır.

Belirsizlik aynı zamanda geleceği planlamada en büyük engeli teşkil ettiğinden korkuyu sistematik hale getirerek toplumu dönüştürmede, yönlendirmede ve hatta muhalefet ettiği düzeni veya sistemi kabullenmede en önemli faktörlerden birisidir.

Benzer baskılama ve sindirme yöntemleri karşısında savunmasız kalan kitlelerin tehdit unsurlarını savuşturmada susmayı, tepkisiz kalmayı araç olarak kullanmaları, kendilerini güvende hissetmelerini sağlamayacağı gibi temel hak ve özgürlüklerinden vazgeçtiklerini kavramalarını da zorlaşacaktır.

Korkunun baskı aracı olarak kullanıldığı, susmanın ve tepkisiz kalmanın savunma olduğu yanılgısına düşen toplumların hayatta kalmak yerine güç odakları tarafından tüm değer yargılarından kopartılarak dönüştürülmesi kolaylaşacaktır.

Günümüz yenidünya düzeninde ekonomik, kültürel, sosyal, sağlık, askeri vb. gibi siyasi programlarla tamamen dışa bağımlı hale getirilmiş toplumlar üzerinde uygulanan yaptırımlar ve tehditler sonucunda kitlelere bölünerek ulus bilincini kaybetmiş homojen, suskun yığınlara dönüşmüş pek çok örnek toplum vardır.

Bu toplumların, olası bir ambargo veya yaptırım sonucunda tüm yaşamsal kaynaklarını kaybedecekleri korkusuyla içgüdüsel olarak kendisini bağımlı hale getirene tutunmaya çalışmaları, korkunun doğal sonuçlarından birisidir.

Küresel ölçekte dışa bağımlılığın yarattığı korku sarmalının ülke içi yansımalarını, sindirilmiş ve tepkisiz kitlelerin giderek çoğalmasından da anlamak mümkündür.

Son yirmi senden beridir AB programı örtüsü altında iç ve dış siyasette uygulanan politikalar sonucunda Türkiye’de dışa bağımlı ülkeler arasında ki yerini büyük ölçekte tamamlamış ve toplumu suskunlukla sarmalamıştır.

Küreselden ulusala, ülkelerden topluma, aileden bireye kadar susmanın, kabullenişin temel nedeninin korku olduğu ve benzer korku unsurlarının yenidünya düzeninde güç odakları tarafından toplumlar üzerinde etkin bir şekilde kullanıldığı salt bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır.

Ancak susmanın çözüm getirmeyeceği gibi güvenlik duvarı oluşturmayacağını aksine korkuyu daha da derinleştireceğini tekrar hatırlatalım.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.