Yeni kitap çalışmalarım nedeniyle yazılarıma bir süre ara vermek zorunda kaldım. Bu süreçte kimi okurlardan “siyasetcafe.com’da yazmayı bıraktın mı?” gibi mesajlar aldım.
Gündemin bir günde birkaç defa değiştiği veya bilinçli olarak değiştirildiği Türkiye’de bu ve benzer soruların sorulması şaşırtıcı değil.
Çünkü başta siyasiler olmak üzere inandığı, takip ettiği veya benimsediği bir figürün saf değiştirdiğinin sayısız deneyimini yaşayan toplum artık güven duygusunu kaybederek yalnızlaşmıştır.
Ancak, tüm yükümlüğü siyasilere yüklemek de objektif bir yaklaşım olmayacaktır çünkü kendi iradesiyle belirlediği yönetimden kurtulması yine kendi iradesiyle olacaktır.
Bu iradeyi ortaya koyamayan toplumlarda politika, temel kurallarını dahi bilmeyen niteliksiz ve diplomalı yarı cahiller tarafından magazin dedikodusuna dönüştürülerek uyutma aracı olarak kullanılacaktır.
Toplumun uyutulmasında, uyuşturulmasında politik dil ve söylem belirleyici temel unsurdur. Türkiye’deki siyasi figürlerin tavır ve üsluplarına baktığımızda nedensellik ve bilimsellikten uzak adeta bir kabadayı raconu kesen, sloganlar atan ve yüksek perdeden bağıran getto kültüründen, sokak ağzından farklı olmadığı görülecektir.
Bu da bize politika ile siyasetin kelime kökeni olarak ayrıldığı o hassas çizgiyi hatırlatmaktadır.
Politikanın kelime kökeni antik Yunanca da “Şehirlerin işleri” anlamına gelir. Siyaset ise kelime kökeni olarak Arapçadır ve “Atların eğitimi, evcilleştirilmesi ve yönetilmesi” anlamındadır fakat zamanla gelişerek “İnsan topluluklarının yönetimi” anlamını kazanmıştır.
Siyaset, gelişim sonrası politika ile aynı anlamı kazanmış olsa da kelime kökeni olarak birbirilerinden ayrılırlar. İşte bu hassas ayrımdan baktığımızda Türkiye’de hâkim politik dilin aslında siyasetin o ilk Arapça köken anlamının kullanıldığı ve bu şekilde idare edildiği açıkça görülecektir.
Bu gülünç durumu en iyi özetleyen de “Atlar tepişirken arada eşekler ezilir” atasözüdür.
Politika ile siyasetin bilimsel araştırma yöntemlerini kullanan, rastgele değil belirli yöntemlerle sistematik olarak inceleyen bir bilim dalı olduğunu, olaylar arasında teori ve nedensellikler kurarak öngörülerde bulunduğunu kavrayamayan, çok bağıranın gerçekleri söylediği yanılgısına kapılan kitlelerin sloganı da “Bizi içeri alın ya da biraz illüzyon verin!” olacaktır.
Siyasetin yalanında ısıtılan konuların gün aşırı servis edildiği bir düzende toplum artık “Her şey güzel olacak” diyen bir yalana, “Kendilerini uyutacak” bir gündeme, “Birbirini linç edecek” bir bahaneye ihtiyaç duyacaktır.
BİLGİ SUÇ UNSURU, AKIL İSE DELİLİKTİR
Kendi başına düşünebildiğini kanıtlayan herkesin doğal vatandaşlık kabul edildiği, cehaletin suç değil ancak cehaletin örgütlenmesinin insanlık suçu sayıldığı, en azından “Neden, nasıl?” gibi basit soruları sorabilen, düşüncelere vize verildiği zihinsel bir gümrük kapısı oluşturulmadan bilgiyi ve aklı esas alan bir toplum inşa etmek mümkün değildir.
Bilginin ve aklın delilikle yer değiştirdiği bir ülkede milli eğitimin, cevapları ezberletme bakanlığına dönüşmesine, ekonominin tasarruf ve üretim üzerine değil de tüketim ile ithalata indirgenmesine, kendi vicdanını yargılamakla çalışan mahkemelerin bir başkasının üzerinde baskı ve tehdit unsuru olarak kullanılmasına şaşırmamak gerekiyor. Bir toplumda gerçekler delilik, bilgi suç unsuru olarak kabul görüyorsa o toplumun akıl hastanesi gerçekte meclisleri, meydanları ve ekranlarıdır.
Bir kişinin sorgulaması, ayılması tüm mahallenin uyanması için yeterli bir kıvılcımdır. Bu kıvılcım “Burada gerçekler konuşulur, yalanlarınızı kapıda bırakın!” sloganıyla pekiştirilip, kendine yetmeyen aklı bol keseden dağıtan ekran vaizlerinin yakasına da “Yüksek dozda zekâ geriliği barındırıyor” etiketi yapıştırılarak geldikleri yere tekrar iade edilmediği sürece siyasilerin vaatleri o halk için ancak kendi parasıyla satın aldığı kandırılma biletinden başka bir şey değildir.
Her iktidarın kendi muhalefetini yarattığı bir gerçek fakat sadece zeki insanların her ikisini de kontrol edebileceği unutulmamalıdır.
Eğitimde şablon fabrikalarının kapatılıp, müfredata “Kendi başına düşünme” sanatını eklenmeden, siyasetin “Krizden keriz çıkartma” anlayışını değiştirmeden, maneviyatta helal ile haram kavramlarını doğal yerlerine oturtmadan, aileyi küçük otokrasi olmaktan çıkartıp sevgi cumhuriyetine dönüştürmeden, siyasilerin vaatlerini hayal ürünü kategorisine almadan, zihinleri özgürleştirmek mümkün değildir.
Dürtüleri aklının önüne geçmiş, fikir yerine slogan üreten, bağırmayı düşüncenin bittiği yerde gürültü kirliliği olarak göremeyen toplumun önceliği zihin temizliği olmalıdır.
Aksi halde insanları tek tip kalıplarına sokarak diplomalı cahiller üreten sistemde değil zihinleri özgürleştirmek kelimelerin iffetini bile koruyamazsınız. Medyanın uyuşturduğu, ahlakın ise bu uyuşukluğu kader diye kutsadığı, birinin yalanı ambalajladığı diğerinin ise o yalanı gelenek diye satın aldığı bir düzende kurulmuş bu suç ortaklığının bozulamayacağına inanmış olabilirsin.
Fakat tarihin en karanlık zamanlarında bile akıl ve bilginin ışığı mutlak bir çıkış yolu gösterdiğini unutmamalısın.
VİCDAN, CÜZDAN DENKLEMİ
Öncelikle yaşadığın düzeni vicdan mahkemesinde sanık sandalyesine oturtup sorgulamakla başlamalısın. Siyasetçilerin nutuklarına hiciv, vaadine ironi ekleyip onları ciddiye alınmaz hale getirmelisin ki sandığa korku ile değil gülümseyerek gidebilesin.
Seni aldatıp oyunu çalan siyasinin kim olduğuna bakmaksızın diplomasının arkasına “Bu kâğıt zekâ garantisi vermez” notunu düş ki başkaları da aldanmasın. Eğitim sistemini bilgi evi olmaktan çıkartıp şablon fabrikasına dönüştürenleri, gençlerin merak ve öğrenme duygusunu kasten öldürmekten yargılayıp hüküm vermezsen, maneviyatı politik zırh haline getirenleri, vicdanları ekran vaizleriyle uyuşturanları sorgulamazsan, haram ile helal kavramlarını sözlükteki gerçek yerlerine iade edemezsin.
Vicdan mahkemesinde yargılamadığın sürece fikri hür insanlar yetişsin diye gönderdiğin çocuğunu okuldan diplomalı robot olarak alacaksın.
Gerçek eğitim, aklın zincirlerini kırmaktır ama böyle bir sistem zincirleri kırmıyor, zincirleri yaldızla boyayarak seni aldatıyor, çocuğunun geleceğini çalıyor.
Bu sistemin mülkiyet sözleşmesine evirdiği aile yapısında çocuklarınız kendilerinin gerçekleştirdiği bir proje, sizler de kuluçka makinesinden öte bir anlam ifade etmiyorsunuz.
Devleti hizmet alanından çıkartıp nimet alanı olarak kurgulayan bu sistemi sanık sandalyesine oturtmazsan birbirine bağlı tüm kurumların yozlaşmasını, bütün yapının enkaza dönüşmesini önleyemezsin.
Yolsuzluğu ekonomik canlılık, rüşveti iş bitiricilik, yoksulluğu kader olarak pazarlayanları “Ağır kusurlu zihin bozukluğu” olarak tescil etmezsen, yolsuzluk ve rüşveti olağan bir şeymiş gibi kabul etmeyip bizzat sistemin çalışma prensibi olduğunu düşünmezsen, siyasetçinin cebini doldurduğunu, ekonomistin ise kelimelerle halkın karnını doyurduğu gerçeğini de göremezsin.
Gerçeklerin magazinle, sansürle, yalan ve inkâr ile örtbas edildiği, ekranların birer afyon şırıngasına dönüştürüldüğü bu düzende ekran vaizlerinden haber ve tartışma programlarına kadar her kanalın aklı devre dışı bırakıp duyguları sömürdüğü gerçeğine gözlerini açmazsan her seçimde önüne getirilen menüdeki en az acı veren zehri işaretlemekten kurtulamayacaksın.
Kendisi ve çevresi için dünyalık işleri kâr kapısı, başkasına ise dindarlığı ar kapısı görenleri, vicdanı ve ahlakı vitrin malzemesi olarak kullananları vicdanında kurduğun mahkemenin sanık sandalyesine oturtmazsan sadece senin değil, toplumsal vicdan da iflas edecektir.
Senin gibi bende bilginin bittiği yerde inancı bir teslimiyet olduğuna inanıyorum fakat cehaletin bile ticarete açılan bir kapı haline getirilmesine gözlerimizi kapatamayız.
Dini maneviyatın özünden kopartarak politik zırh haline getirenlere, haram ile helali midede arayanlara, kul hakkını milli çıkar kılıfına uyduranlara da sessiz kalamayız.
Kutsallaştırılan yalan ve inkârın ancak aklın ve bilginin asidiyle eritebileceği gerçeğini kavrayamazsan, kendi rızanla kendi haklarından vazgeçtiğinin farkına varamazsan, ayak takımının illüzyon sahnesine dönüştürdüğü siyasetin hipnozundan da kurtulamayacaksın.
Vicdanın mahkemesinde vereceğin son hüküm “Her bireyin günde bir saat kendi vicdanıyla baş başa hücre hapsine…” çarptırılması olmalıdır.
Aksi halde senden alınan ve çalınan tüm değerlerini ve hatta utanma duygunu bile “Kayıp Eşya Bürosu”nda aramak zorunda kalacaksın.