Meral Akşener Cumhuriyet gazetesine konuştu...

İYİ Parti Genel Başkanı Akşener, amirallerin bildirisinden Montrö’ye, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yetkilerinden yaşanan ekonomik ve salgın krizine dek pek çok konuda Cumhuriyet’in sorularını yanıtladı...

İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın İstanbul ve Montrö sözleşmeleri gibi konularda, “gerçekte olmadığı halde kendi kendine yetki verdiğini” vurguladı. Montrö tartışmaları ile başlayan ve emekli amirallerin bildirisiyle gelişen sürecin “muhalefeti kapsayan bir girişim olduğunu” savunan Akşener, “Bir kişi kendine bir yetki veriyor, sonra da o yetkiye dayanarak milletin Meclisi’nin attığı imzayı çekiyor. Bu milli irade gaspıdır. Montrö’nün konuşulmasına sebep olan Meclis Başkanı, ‘yanlış anlaşıldığını’ belirterek, durumu toparladı. Orada bir deneme mi yaptılar, bilemem” dedi.  

Akşener’in sorulara verdiği yanıtların bazıları şöyle:   

- Sayın Bahçeli’nin önüne bir şeyler koyuyorlar, o da okuyor. Önüne konanı sorgulamıyor ki bizi sorgulasın. Amirallerin bildirisiyle ilgili olarak, ilk dakikadan itibaren dikkatimizi çeken bir nokta var. Kısa bir dönem partimizde görev almış ancak sonra kendi isteğiyle ayrılmış bir emekli amiral üzerinden bu mesele “İYİ Parti ile birlikte anılsın” istediler. Dikkat buyurun, MHP’nin gazetesi, televizyonu, yandaş yayın organlarında, ortak bir dille, emekli Amiral Ergün Mengi üzerinden, konuyu İYİ Parti’yle ilişkilendirmeye çalıştılar. Bunu 28 Şubat’ta, tankların, apoletlerin karşısında durmuş Meral Akşener’e rağmen yapmaya kalktılar. Bu gerçek ışığında baktığınızda “ölü doğmuş” bir siyasi çirkinlikti, tezgâhtı.

-İYİ Parti olarak biz, diğer muhalefet partileri, Montrö ve Silahlı Kuvvetlerimizdeki bazı gelişmelere dair en yüksek tondan görüşlerimizi beyan ettik. Hatta Montrö’nün konuşulmasına sebep olan Meclis Başkanı da tepkiler üzerine “yanlış anlaşıldığını” belirterek, durumu toparladı. Orada bir deneme mi yaptılar, bilemem. Ama şu bir gerçek ki siyaset kurumu devrede ve gereğini yapmış. Bu konuda iktidara geri adımı da attırmış. Türkiye’deki her kişinin, kurumun, alanı ile ilgili görüş beyan etmek hakkı vardır elbette. Fikir hürriyeti her vatandaşımızın hakkı. Ancak bu hürriyeti kullanırken sorumlu ve dikkatli davranmak gerekir. Türkiye’ye uzun yıllar hizmet etmiş, kurmay akla sahip bir grup emekli amiralimizin bu hakkı kullanırken, “muhtıra ve darbe” konularında acı tecrübeleri dikkate alarak, daha akıllıca davranmaları gerektiğine inanıyorum. Milletimizin acı hatıraları var ve hafızalarda çok taze. Bu gerçek ortadayken, gece yarısı ilan edilen bir bildirinin nasıl etki yapacağı, nasıl bir algı yaratacağı ve iktidar tarafından da nasıl kullanılacağı belli. Bugün, “Böyle algılanacağını düşünemedik, bir iletişim kazası oldu” diyorlar ya, işte ben de tam olarak bunu dedim: Kurmay akıl, bu hayati noktayı düşünemiyor, hesap edemiyorsa, yapılan iş yanlıştır. Bir kurmay zekâ, sonuçlarını kestiremeden bir adım atmaya kalksa, muhtemelen komutanı da ona aynı tarifi yapar.

SİYASET TARİHİ YAZACAK’

- İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararına bambaşka bir noktadan itiraz ettik. Dedik ki: Erdoğan Cumhurbaşkanlığı kararıyla, yani kendi kendine verdiği yetkiyle uluslararası bir sözleşmeden çıkamaz. Hukuken mümkün değil. Aynı konu Montrö için de geçerli. Şimdi bu meseleyi sadece İstanbul Sözleşmesi ya da sadece Montrö üzerinden tartışmak, yapılabilecek en büyük hatadır. Ondan önce anayasa ve yasalar açısından sorun var. Bir kişi kendine bir yetki veriyor, sonra da o yetkiye dayanarak, milletin Meclisi’nin attığı imzayı çekiyor. Bu, milli irade gaspıdır ve asıl büyük sorun budur. Eğer bunu görmezden gelirseniz, aynı hukuk dışı yetkiyi öne sürüp, Montrö’yü de Lozan’ı da hatta anayasamızın ilk dört maddesini de tartışmaya açabilirler. Biz orada başka bir test etmeyi gördük. Bu pencereden bakıldığında, benim çıkışımdaki tonun, bir büyük oyunu bozduğunu bugün herkes kabul ediyor. İYİ Parti; gece yarısının seçildiği, Cumhurbaşkanı’nın Marmaris’te olduğu, besleme basının manşetlerinin bile hazır olduğu ve amiraller üzerinden oynanmak istenen bir oyunu bozmuştur. Siyaset tarihimiz bunu böyle yazacak.

- Ben, olayın ardından Sayın Cumhurbaşkanı’nın pazartesi günü yaptığı ilk açıklamayı daha dikkatli ve isabetli buldum. Çok kırmadan, dökmeden konuştu. Ancak iki gün sonra, çarşamba günü gördük ki saray bürokrasisi yine devreye girmiş, videolar hazırlatmış ve “İşte darbeci CHP” başlıklı bir konuşma metni hazırlamış. Yani bir anlamda, “İYİ Parti olmadı, CHP verelim” demiş. Uzun zamandır Sayın Erdoğan’ı uyarıyorum: “Sarayın duvarlarını aş, çevrendeki iş bilmezleri uzaklaştır. Bu sana da ama daha önemlisi Türkiye’ye ve milletimize de zarar veriyor” diyorum. Amirallere ilişkin kararları doğru bulmuyorum. Silahlı Kuvvetler’in kendi içinde bazı kuralları olabilir. Ancak ülkelerine yıllarca hizmet etmiş, bu hizmetler dolayısıyla bazı ülkelerin, terörün hedefindeki emekli komutanların korumalarının çekilmesini, lojmandan çıkarılarak ailelerinin mağdur edilmesini ayıplıyorum. Hukuki olarak bir sorun varsa, yasalar ışığında gereği yapılır. Ama bu iş, mahalle aralarındaki çocuk kavgaları gibi yapılmaz. Ciddiyetle yapılır, özenle yapılır.

- Bundan 5 yıl önce, bu tür ilişkilerin ya da yapıların güvenlik bürokrasimize, yargımıza sızmasının ne kadar tehlikeli olduğunu yaşayarak öğrendik. Dini mevzular, insanların özelidir. Dilediklerine inanır, içlerinden geldiği gibi de yaşarlar. Buna kimse itiraz edemez. Ancak dinimiz bile emreder ki mesele devlet idaresiyse, gereği neyse o yapılacak. Silahlı Kuvvetlerimizin kendini “cemaat” olarak kabul ettiren bir yapının kontrolüne geçtiğinde başımıza neler gelebileceğini, 15 Temmuz ihanetinde yaşayarak gördük. Bu konuda da milletimizin hafızası taze. Dolayısıyla kanunlar, kurallar neyi gerektiriyorsa, sistem o şekilde işleyecek. Bakın, Cumhurbaşkanı da “Rahatsızız” dedi ama o günden beri maşallah pek rahatlar. Daha tek bir adım görmedik, bir karar duymadık. İnsanların inançlarına karışmanın da din temelli ilişkilerin devlet yönetiminde etkin ve belirleyici olmasına da karşıyız.

- Din görevlileri bazen toplumun bir kesiminin tepkisini çekeceğini bilse de aldıkları eğitim ve misyonları gereği sözlerini esirgememeli. Ancak bu, alanlarının dışına çıkmalarını, hatta saçmalamayı gerektirmez. Aldıkları eğitim, gördükleri terbiye ışığında vatandaşları bilgilendirmek gibi bir görevleri var evet, ama siyasete ayar vermek, milletimiz arasına nifak sokacak türden laflar etmek, alan ihlali yaparak, ekonomiden diplomasiye, siyasetten güvenliğe her konuda “bilen cakası satmak,” cumhuriyet rejiminin kabullenebileceği bir şey değildir. Kaldı ki burada ilk ders çıkarması gereken Sayın Erdoğan’dır. Sözgelimi Ayasofya İmamı, partisinin üst düzey isimlerine, milletvekillerine bile ayar vermeye kalktı. Bu ne demek? Çok açık, “vesayet” demek.

‘940 MİLYAR LİRA NEREDE?’

- Görünen o ki milletimiz bu haklı soruyu özümsedi. Üstelik sadece muhalefet partilerine oy vermiş vatandaşlarımız değil, iktidar partilerine oy vermiş vatandaşlarımız da bu haklı sorunun yanıtını bekliyor. İktidar, bırakın soruyu cevaplamayı, hata üstüne hata yapmaya devam ediyor. Nurettin Canikli gibi tecrübeli bir siyasetçi çıkıp, “Nerede olacak, milletimizin cebinde” diyebiliyor. İşin şirazesi kaydı. Muhalefet iktidara “128 milyar dolar nerede?” diye soruyor, iktidar “Milletin cebinde” diyerek, milleti itham ediyor. Tıpkı Sağlık Bakanı’nın salgından milleti sorumlu tutması gibi... Bakın, çok daha vahim bir şey oldu. AK Parti’nin “trollükte mahir” bir ismi çıktı, yapılan sosyal yardımları ve pandemi desteklerini sıralayıp “128 milyar işte burada” dedi. Güler misin, ağlar mısın? Biri çıkıp, “Kaybolduğu yok, kasada” diyor, diğeri çıkıp, “Milletin cebinde” diyor. Bir başkası da “Sosyal yardım ve pandemide destek olarak dağıttık” demeye getiriyor. Birbirlerinden haberleri yok ki milletten haberleri olsun. Sosyal yardım ve destek dediklerinin toplamı da 60 milyar lira. Millet, “1 trilyon lira nerede” diyor, bunlar “60 milyar lira senin cebinde” diye cevap veriyor. Peki 940 milyar lira nerede? Türkiye böyle ciddiyetsizlik görmedi.

‘TÜRK SİYASETİNE TAARRUZ ETTİ’

- Doğu Türkistan ve Uygur kardeşlerimizin yaşadıkları bizim için bir insanlık sorunu. Bu konunun ısrarla takipçisi olacağız. Çin Büyükelçiliği, diplomasinin teamüllerine ve nezakete aykırı bir tavır sergiledi. Beni ve Mansur Yavaş’ı tehdit etti. Edebilir. Doğu Türkistan’da insanlığı ayaklar altına alanların, Ankara’da nezaketi çiğnemelerine şaşırmam. Ancak Çin Büyükelçisi’ni Dışişleri Bakanlığı’na çağırıp, sonra da parmağını oynatmayan iktidarın tavrına şaşırırım. Bakın, o Büyükelçi o tavrıyla, Türkiye’nin başkentinde Türk siyasetine taarruz etti. Bunun bir bedeli olmalıydı. Bakın, İtalya Başbakanı Erdoğan’a hitaben kabul edilemez sözler ettiğinde biz; “İç siyasette kavgamızı veririz. Ancak Cumhurbaşkanlığı makamı bir dış saldırıya uğradığında duracağımız yeri biliriz” dedik. Biz, İtalya Başbakanı’nın nezaketsizliğine karşı durmamız gereken yerde durduk. Ancak Sayın Erdoğan, Çin’den gelen taarruzda, kayıplara karıştı.

- Saha çalışmalarımız parti propagandasını ya da siyasi nabzı ölçmeyi hedeflemiyor. Ben vatandaşın ayağına gidiyorum ve sorunlarını dinliyorum. Amacımız bu zor günlerde, onlara söz imkânı verip, dertlerini, sorunlarını iktidarın duymasına aracı olmak. Bunu Meclis’te, Milletin Kürsüsü’nde vatandaşlarımızı konuşturarak da yapıyoruz. O yüzden siyasi bir ölçüm için gezmiyorum. Ancak şunu da görüyoruz, daha önce de defalarca gittiğimiz yerlerde, partimize olan ilgi eskiye nazaran oldukça arttı. Bakın size bir şey söyleyeyim mi; milletimizin feraseti yüksektir. Siyaseti kim, ne amaçla yapıyor, anlar. Milletimiz gayretimizi görüyor, projelerimiz milletimize ulaşmaya başladı, sorumlu ve çözüm odaklı bir siyasetimiz var. Dolayısıyla, milletimiz bunu görüyor. Son kongremizde kullandığımız “Millet bizi çağırıyor” sloganı, üretilmiş bir slogan değildi. Vatandaşlarımızla buluştuğumuzda ortaya çıkan bir gerçekti. Milletimize şunu müjdeleyebilirim ki İYİ Parti iktidarına hazır olsunlar. Bu kadar ağır bir yükün, kısa zamanda ortadan kalkacağı, huzurlu bir Türkiye’ye hazır olsunlar.

‘YENİ TÜRKİYE ESKİ TÜRKİYE’YE BAKIYOR’

- Vatandaşımızla sohbet ederken çok önemli bir gerçeği gördüm. Türkiye’de aile içi dayanışmanın seyri değişti. İşsizlik çok arttı. İş bulan da kazancının hesabını yapamıyor, sadece şükrediyor. Ve ne oldu biliyor musunuz? Sömürü sınır tanımadı, “en düşük” olarak algılanması gereken asgari ücret, ortalama ücret oldu. Bekâr ya da evli gençlerimizin çok büyük bir bölümü, anne ve babalarının emekli maaşlarından destek görüyor. Çocukların okul parasını büyükanneler, dedeler ödüyor. Ya da başka şekillerde evlatlarının ekonomisine destek oluyorlar. Bu o kadar yaygınlaştı ki. Bu ne demek biliyor musunuz? AK Parti’nin ve Erdoğan’ın övündüğü “Yeni Türkiye” karnını, beğenmedikleri eski Türkiye’nin birikimleri doyuruyor. Erdoğan’ın yeni Türkiyesi’nde gençlerimiz çarkı eski Türkiye’nin büyüklerine verdiği hakların desteğiyle döndürüyor. Bu sıradan bir tespit değil. Bu, acıtan bir gerçeğimiz. Bu, AK Parti iktidarlarının bir gerçeği. O yüzden yönetemiyorlar. Her planları, kendi ikballeri ve ülkeyi yağmalattıkları kodamanların menfaatleri üzerine bina ediliyor. Bu sebeple de “kesin bilgidir, yayalım”, bu iktidar miadını doldurdu.

Siyasetcafe.com

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Siyaset Haberleri