Reform için önce isyan etmek gerekir!

Özgür UYANIK

Cumhuriyet bir isyandır. Hem de kökleri 1876’daki Birinci Meşrutiyet’e dayanan inatçı bir isyandır. Köhnemiş bir rejimin yok etmek üzere olduğu bir milletin isyanıdır. Padişaha karşı anayasa ve kanun üstünlüğüne dayanan bir rejimi amaçlamıştır.

Abdülhamit tahta “Kanuni Esasiye” boyun eğerek çıkmış iki sene sonra kendini güçlü hissedince de Meclis-i Mebusan’ı kapatmıştır. Çünkü o, meselenin tahtta kalmaktan ibaret olduğunu sanıyordu. Oysa sorun bir milletin var olma sorunuydu. İktisadi ve sosyal ilerleme için kadın-erkeğin birlikte ürettiği bir toplum olmak gerekiyordu. Bu yüzden Mithat Paşa ilk tarım reformunu yaptı; Ziraat Bankası’nı ve ilk kooperatifleri kurdu. Abdülhamit bu değerli aydınımızı Taif’te boğdurarak ödüllendirdi.

Abdülhamit yönetiminde Osmanlı Kars’tan Batum’a, Bulgaristan’dan Sırbistan’a batıda ve doğuda hızla toprak kaybetti. Padişah İstanbul dışında hiçbir yeri yönetemiyordu. İstanbul’u da, kanunsuz ve rüşvete dayalı bir rejimde türeyen,sokak kabadayılarıyla yönetiyordu. Fakat ne istibdat rejimi ne de emperyalizm cumhuriyetin isyanına engel olamadı. 31 Mart gericiliğini de Çanakkale’de emperyalist kuşatmayı da Yunan işgalini de aştı. Cumhuriyet salt bir bağımsız devlet olma arzusu değil ulusumuzun medeni dünyada yaşama kararlılığının ilanıydı. Cumhuriyet, kadın ve erkeğin eşit ve onurlu bireyler olarak birlikte yaşaması demekti. Modern eğitim, bilim, sosyal ilerleme, kültür ve tarihti cumhuriyet.

Şimdinin Abdülhamit savunuculuğu gerçeklere dayanmıyor. Aslında ne adına savunulduğu bile belli olmayan bir hayal ürünü padişahla karşı karşıyayız. İslamcılar hem Fatih’i hem Abdülhamit’i aynı çuvala koyup sırtlamaya çalışıyor. Oysa bir beylikten bir imparatorluk yaratan Fatih, hocası Akşemseddin’e “Şeyhim İstanbul’u senin evliyaların, dervişlerin değil benim kılıcım aldı” diyecek kadar rasyoneldi.

İstanbul’un fethi sırasında Bizans kilisesi “meleklerin cinsiyetini” tartışıyordu. Mehmetçik Afrin’de savaşırken bizim İslamcılar İstanbul’da Abdülhamit’in ruhunu çağırma seansları düzenliyor, hocalar asansörde halvet fetvası veriyordu. Tam bu sırada Sayın Cumhurbaşkanının ağzından çıkan sözler eğlenceye kısa da olsa bir ara verdirdi: “İslam’ın hükümlerinin güncellenmesi vardır. Siz İslam’ı 14-15 asır öncesi hükümleriyle kalkıp da bugün uygulayamazsınız.”

Aklı başında hiç kimse Erdoğan’ın sözlerine itiraz edemez. Cumhurbaşkanının ertesi günü “Dinde reform ne haddimize” demesi de bundan. Zira sözlerinin dinde reform istemekle ilgisi yok. Erdoğan, sadece hayallere, siyasi hurafeler ve cinsel fantezilere kapılmış bir topluluğa “kendinize gelin, hangi çağda yaşıyoruz” diyor.

Diğer yandan Müslüman toplumların içinde bulundukları derin krizler göz önüne alınırsa “dinde reform” kaçınılmaz. Bu da isyan etmeden gerçekleşmez. Aklı cinsellikle bozuk, fikri paraya sabit bu hocalara isyan etmeden Müslümanlar kurtulmaz. Tarikat yurtlarında yanan körpecik bedenlere, çocukların din yuvalarında uğradığı tacize ve tecavüze isyan etmeden din de kurtulmaz.

Hep İslam’da ruhban sınıfı yoktur denir. Beteri var! Bin Bir cemaatin, tarikatın bakanlıklarda iktidar savaşı yaptığı, her yerde her türlü hocanın kafasına göre fetva verdiği yerde ruhban yok diye sevinmek aptal avuntusudur. Hepsi de eğitimi ve bilimi aşağılıyor. Erdoğan’ın sözlerinin yankısı bitmeden meşhur bir tarikat lideri  “kadınların araba kullanması haramdır” diye fetva verdi. Ona bağlı “cübbeli” jet skiye binerken sorun yoktu. “İyi ki okumamışım” diye övünen de aynı hocaydı.

Bunca yıldır Hristiyan ülkelerinde yaşarım. Bir tane bile kilisenin altına bir ticari işletme açıldığına tanık olmadım. Bizde daha cami açılmadan altındaki market çalışmaya başlıyor. Menzil şeyhinin torunu, el kadar çocuk, altınlarla tahta çıkarılıp, ayakları öpülüyor. Bu tarikatları yöneten aileler akıl almaz bir zenginlik ve şatafat içinde yaşıyorlar. Mülklerinin, paralarının haddi hesabı yok. Evanjelik kiliseler gibi mucizeden mucizeye koşuyorlar.

Siyaset ve parayla bu kadar iç içe geçmesi dini geriletiyor ve gericileştiriyor. Her millet inancını kendi dilinde yaşar. Bizde ise Arapça öğrenme zorunluluğu dayatılıyor. Çünkü dinin sadeleşmesi ve millileşmesi bu imtiyazlı din sınıfının işine gelmiyor.

Zalimden değil ezilenden yana, patronun çıkarını değil emekçinin hakkını savunan din adamlarına ihtiyacımız var. Çıkar ilişkilerinden nemalanmayan, devlette kadro ve ihale kapmak için iktidara yamanmayan, adaletsizliklere ve haksızlıklara karşı duran bir İslam yoksul dünyanın vicdanı olabilir. Dinde reform, ancak siyasetin ve paranın zincirleri parçalanarak gerçekleştirilebilir.

Yorum Yap
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar (3)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.