Sazak, 'Parti devleti dayatılıyor'

MHP Genel Başkan Adaylarından Süleyman Servet Sazak, Türkiye'nin geleceğinin tartışıldığı, bekasının ve demokrasi kültürünün referandum konusu yapıldığı bu kritik günlerde; kurumsal temsilcimiz olan Milliyetçi Hareket Partisi'nin iç meselelerini gündeme i

Süleyman Servet Sazak. MHP eski Genel Başkan Yardımcısı ve Eskişehir Milletvekili. MHP Genel Başkan Adaylarından. “Muhalif değilim, MHP’liyim, ülkücüyüm, Türk Milliyetçisiyim” diyen Süleyman Servet Sazak, Başkanlık Sistemi için gerekli olan Anayasa Değişikliği Referandumunda tavrını “MHP’liyim, Ülkücüyüm, Hayır diyorum” şeklinde açıklamıştı.



MHP Genel Başkan adayı Süleyman Servet Sazak ile siyasetcafe.com olarak Türkiye’nin ve bölgenin gündemini konuştuk. Sazak’ın pek çok önemli değerlendirmesi ve tespitleri vardı. Uzun bir sohbetten sonra bir kısmını okuyucularımızla paylaşmak istedik.



- 15 Temmuz sonrası siyasi ve toplumsal yapıyı nasıl değerlendiriyorsunuz?



- 15 Temmuz’da milletimizle devletimiz; din baronlarının ihanetiyle karşı karşıya kaldı. On küsur yıldır siyasetin beslediği, siyasetten beslenen din pazarlamacılarının ihanetiyle… Bitsin bu hasret diyenlerin çağrısına uyan bu ihanet odağı, 15 Temmuz’da çağıranların bile tahmin edemediği yüzüyle karşımıza dikildi. Tanımadığımız bir düşmandı bu. Senelerdir siyasetin niyetiyle, senelerdir siyasetin servetiyle, senelerdir siyasetin hedefiyle ortaklık yapmışlardı. Aynı camide namaz kıldığımız, aynı marketten alışveriş yaptığımız, aynı masada çay içtiğimiz sözümona müminlerdi bunlar. Sarayın içindeydiler, suçlayan savcı, yargılayan hâkimdiler. Ordumuzun vurucu gücü, emniyetimizin omurgasıydılar. Secde ortaklarımızdı, kendilerini tanıyor, niyetleriyle yeni tanışıyorduk. Haliyle yarattığı travma sert oldu. Türk’e düşmandılar, İslam’a düşmandılar, insana düşmandılar…



Burada siyaset kurumunun ders çıkarması gerekiyor. Neden liyakat yerine cemaat referansını baz aldık diye neden senelerce niyet ortaklığı yaptık diye kendilerine sormalılar? Tabi burada milletimizin de “ne istediler de vermedik” diyenlere şu soruları sorma hakkı doğuyor; neler verdiniz, Allah affetsin dediğiniz suçlar nelerdi? Bunları bilmeden travmanın psikolojik sebeplerini, sosyolojik sebeplerini doğru anlayamayız.



- Peki özellikle bu değerlendirmenin ışığında 15 Temmuz sonrasındaki Ordu siyaset ilişkisi hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?



- Türk Silahlı Kuvvetleri son on yılda çok yıpratıldı. Ergenekon’la yıpratıldı Balyoz’la yıpratıldı ve üzülerek söylemeliyim ki bu yıpratma operasyonlarında hain örgütle siyaset kurumu el eleydi. Bile isteye göz yumuldu buna. Oysa Türk Silahlı Kuvvetleri, milletimizin onur kuruluşudur, mücadele geçmişidir, geleceğinin teminatıdır. Bu kurumun gelenekleriyle oynamak, hiyerarşisiyle oynamak, varoluş sebepleriyle oynamak; bu kurumu yaralar.



Tabi 15 Temmuz bu yaralamanın, travmaya dönüştüğü tarih olmuştur. Aynı cephede savaşan insanların birbirine kurşun sıkmasını nasıl izah edeceğiz. Bu travmanın sebebi olanları nasıl unutacağız. Bu konudaki yanlışlar, kullanılan üsluptan başlamak üzere mutlaka telafi edilmelidir. Kimse unutmasın, başka ordumuz yok bizim.



Bu arada 15 Temmuz travmasından kurtulmadan travmatik niyetlerle, travmatik kararlarla kurumları tanzim etmek yanlışına düşülmemelidir. 15 Temmuz’dan mağduriyet çıkarırken, mağduriyet metinlerine başvurulmamalıdır.



Başörtüsü konusunda mağduriyet yaratıp yeterince nemalanan siyaset kurumu yeni mağduriyetler arıyor. 15 Temmuz’u hazırlayanları sanki kendileri üretmemişler gibi şimdi de 15 Temmuz’da kendilerini mağdur olarak sunup bundan nemalanmaya çalışıyorlar. Yazıktır, günahtır… TSK milli unsurumuzdur, TSK’nın bu gibi nedenlerle yıpratılması, siyasete malzeme yapılması; Türkiye’nin yıpratılması demektir. 

 

 

 

SÜLEYMAN SERVET SAZAK, "Bugün önseçimsiz, kendi seçtiği delegelere kendi kurumsal despotizmini onaylattıran bir yapı söz konusu. Bu anayasa değişikliğiyle de kendi partisinde tek adamlaşan liderler parti-devletin önünü açıyor. Endişemiz budur."

 

- Türkiye’nin ana gündem maddesi olan Anayasa değişikliği Başkanlık sistemi hakkında olumlu olumsuz pek çok bakış açısı var. Sizin bu konudaki bakış açınız nelerdir?



- Anayasalar nihayetinde bir toplum sözleşmesidir. Bireyin alanını çoğaltmak, can ve mal güvenliğini güvence altına almak üzerine yapılan bir sözleşmedir. Bireyi bireye karşı, bireyi topluma karşı, bireyi devlete karşı korur, daha doğrusu korumalıdır. Medeniyet olmanın gereğidir bu.

 

Bugün tartışılmadan, alelacele meclisten geçirilip önümüze sunulan Cumhurbaşkanlığı sistemi ne yazık ki bu esaslardan uzaktır. Denetim mekanizmalarının devre dışı bırakıldığı bir sistemdir. Bir defa en başından anlaşalım, bu bir başkanlık sistemi değil, kimse kimseyi kandırmasın. Çünkü klasik manada başkanlık sisteminde yasama, yürütme, yargı erkleri birbirinden kesin ve kati çizgilerle ayrılmıştır ve birbirinin denetimine tabidir. Ama dayatılan bu metne baktığımızda tam tersini görüyoruz. Bütün erklerin tek adama tabi kılındığını görüyoruz. Soruyorum malımızı, canımızı, irademizi teslim edeceğimiz bu tek adam kim? Kime güveneceğiz?

 

Sanılmasın ki biz bu dayatılan metne hayır derken, bugünün sisteminden memnunuz. Tabi ki şikâyetçiyiz bugünden. Yaklaşık 35 yıldır kısır tartışmalarla geçirdik. Şimdi toplumsal mutabakat sağlayamadığım yeni bir metin var önümüzde. Bir otuz yıl da bunu mu tartışacağız. Bu kısır tartışmalardan başımızı kaldırıp adım atamayacak mıyız?



Bugünün parlamenter demokratik rejimin aksayan yanları biliniyor. Halihazırda mevcut siyasi partiler kanunu ile ilgili sıkıntılarımız var. Mevcut siyasi partiler kanunu ile parti yöneticilerine despotlaşma imkanı tanıyorken Türkiye’yi bir parti devletine sürükleyecek bir metinden medet ummak ne kadar doğrudur.



Bugün önseçimsiz, kendi seçtiği delegelere kendi kurumsal despotizmini onaylattıran bir yapı söz konusu. Bu anayasa değişikliğiyle de kendi partisinde tek adamlaşan liderler parti-devletin önünü açıyor. Endişemiz budur. Bugünün eksiklikleri ortada. Bu eksiklikleri tamamlamak dururken, siyasi partiler kanununu düzenlemek, iyileştirmek dururken üstüne milletin meclisini devre dışı bırakın yeni bir yapıya geçmek ülkemize ne kazandırır? Bize 15 Temmuz ihanetini yaşatanlar, bu ihaneti hazırlayanlar; toplumsal yarılmayı derinleştirecek bu dayatmadan niçin ısrar etmektedirler?



15 Temmuz travmasını mesnet kabul ederek, beka sorunundan dem vurup; uygulanabilirliği muğlak bir metni önümüze sunmak milli iradeye saygısızlıktır. Milletimizi beka sorunu yaşar hale getirenler, beka sorununu kaynak gösterip bugün bu rejim sıfırlamasına onay vermemizi istiyorlar. Hangi metinle? 2019 yılında yürürlüğe gidecek bir metinden bahsediyoruz. Bugünün beka sorununu 2019’da yürürlüğe girecek bir değişiklikle nasıl çözeceksiniz? Bunu anlamak mümkün değil.



- MHP’deki muhalif isimlerin düzenlediği toplantıya katılmamanıza rağmen siz de “Hayır” dediniz. Ancak, hem AK Parti hem de MHP Genel Merkezi tarafından Hayırcıları hain ilan eden bir yaklaşım var. Bu sizce ne kadar doğru?



- Oy devşirmeye çalışanların en önemli argümanı “şunlarla aynı blokta mısınız…  terör örgütleri de hayır diyor” gibi siyasi ahlakla bağdaşmayan cümleler oldu. Bu kirli niyete cevap verecek tarafım yok. Bu cümleleri çözüm süreci dedikleri kirli projede PKK ile kol kola olanlar söylüyor. Bu cümleleri 15 Temmuz’un failleri ile senelerdir niyet ortaklığı yapanlar söylüyor düşünebiliyor musunuz?



- MHP, Başkanlık Sistemi konusundaki “evet” tavrından dolayı ciddi bir eleştiri alıyor ve MHP’nin kurumsal kimliği üzerinden pek çok spekülasyonlar yapılıyor. Sizin bu konudaki değerlendirmeleriniz nelerdir?



- Ülkücüsüz bir MHP hayal edenlerle MHP’siz bir Türkiye hayal edenler aynı odaklardır. Bugün sözüm ona iki siyaset figürüyle preslenmek istenen; Ülkücü Hareket’in varlığı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğidir. Ülkücü Hareket kendi beyniyle düşünen, kendi sesiyle konuşan bir harekettir. Bugün, bizden iki kötüden birini seçmemiz isteniyor. Sebebi oldukları meseleleri, beka sorunu diye takdim ederek yasa ve vicdan ihlallerine kanuni kılıf uydurmak isteyenler;  yanlışlarına bizi de ortak etme çabasındalar. Ya Tek Adam Ya Türkiye kavşağında bizi seçime zorluyorlar. Bilmiyorlar ki, bizim ilelebet tercihimiz TÜRKİYE’dir ve bu tercihte asla pazarlık edilemez.



- MHP’li muhaliflerin 18 Şubat’taki toplantısına katılmadınız? Bu tavrınızın nedeni nedir? Daha doğrusu bu bir tavır mıdır yoksa olaylara farklı bir bakışınız mı var?



- Türkiye’nin geleceğinin tartışıldığı, bekasının ve demokrasi kültürünün referandum konusu yapıldığı bu kritik günlerde; kurumsal temsilcimiz olan Milliyetçi Hareket Partisi’nin iç meselelerini gündeme iliştirmeyi, siyaseten doğru bulmadığımı belirtmek istiyorum.



Ben tavrımı çok net bir şekilde daha önce yaptığım açıklama ile “MHP’liyim, Ülkücüyüm ve HAYIR diyorum” sözüyle ortaya koyduğumu düşünüyorum.



Her Ülkücü’nün ŞAHSİYETLİ bir siyaset aktörü olarak kendi mahallini, referandum mahalli addedeceğini biliyor; karşı karşıya bulunduğumuz “Ya Tek Adam Ya TÜRKİYE” kavşağında tercihinin adalet, hürriyet ve demokrasi olacağına; yani ilelebet TÜRKİYE olacağına inanıyorum.



Bu bağlamda varoluş ideolojimizden, mücadele geçmişimizden ve ülkülerimizden kopmadan; her Ülkücü’nün gönül zenginliğini, Türkiye’nin geleceğinin teminatı sayarak; her alanda çalışmalarımızı sürdürdüğümüzün bilinmesini isterim.

 

 

SAZAK, "Tarihten hiç ders çıkarmamışız. Senelerdir kırmızı çizgimiz olan Irak’ın toprak bütünlüğü Barzani’nin bağımsızlık nutuklarıyla kesiliyor. Sonra Ankara’da, İstanbul’da, Çankaya köşkünde Barzani’nin özerk bölgesinin bayrağı dalgalanıyor."

 

- Türkiye’nin iç siyasetinde Başkanlık Sistemi fırtınası eserken aslında bölgesinde de büyük bir fırtına yaşanıyor. Ülkenin en büyük sıkıntılarından birisinin de özellikle Suriye eksenli olmak üzere sınırlarımızda… Dış politikamızın hali ve geleceği hakkında neler düşünüyorsunuz?



- Bugün dış politikada Türkiye’miz senelerdir yürütülen sığ stratejinin sonucunu yaşıyor. Biliyorsunuz buralara “komşularla sıfır sorun” politikası sloganıyla geldik. Hatta Emevi Caminde Cuma namazı kılacaktık. Şimdi, bugün dönüp etrafımıza bakalım, kim düşman kim dost belli mi? Suriye, Irak, İran malum. Yunanistan ile it dalaşımız, Kıbrıs’ın durumu… Öteden bir türlü konumlandıramadığımız ABD, AB, Rusya ilişkilerimiz. Soruluyor mu acaba nasıl geldik buralara ve nasıl çıkacağız bu hengâmeden?



Bir defa şunu kabul edelim; büyük devletler dış politikalarını o dönemin yöneticilerinin ideolojileri üzerine değil, milli çıkarları üzerine kurmalıdır. Her yönetici değiştiğinde dış politikanızı değiştiremezsiniz.



Üzülerek söyleyeyim, bugün Suriye'de iç savaşı "bitiren taraf" olmaya mecbur bırakıldık. Tabi ki bu ne işimiz var orada demek değil. Sınır güvenliğimiz ve senelerdir mücadele ettiğimiz terör sebebiyle orada olmalıyız. Bize yöneltilen tehditleri bertaraf etmek için olmalıyız. Senelerdir yoğunluğu hep artan mülteciler için orada olmalıyız. Güvenli bölge, güvenli bir hat oluşturmaya ön ayak olmalıyız. Yine milli çıkarlarımız doğrultusunda tabi.



Ama bugün bakıyoruz sınır boyunca bir taraftan Afrin kantonu var PYD’ye ait. Yine çoğunlukla Arap nüfusa sahip en azından öyleydi, Mümbiç var. Yine PYD-YPG’nin elinde. Fırat’ın doğusu ta Irak sınırına kadar tamamen PYD-YPG’nin insafına bırakılmış durumda. Peki, kim bu PYD-YPG? Senelerdir sayısız insanımızın canına kasteden PKK’nın uzantısı. Hatta PKK’lı yöneticilerce bizzat kurulup yönetiliyor. Bir taraftan stratejik ortağımız dediğimiz ABD’den silah yardımı alıyor, hem de bizim topraklarımızdan geçiyor bu yardımlar. Diğer taraftan uçak düşürme kriziyle sekteye uğrayan ilişkilerimizi yeni yeni düzelttiğimiz Rusya’dan yardım alıyor PYD-YPG. Moskova’da ofisler açıyorlar, bizim içimizdeki işbirlikçileri ile orada toplantılar yapıyorlar. Ve finalde Suriye sınırımız boyunca Akdeniz’den Irak sınırına kadar olan bölümde özerk bir koridor çabası içindeler. Bizim desteğimizle yol alan Özgür Suriye Ordusu bu alanın yaklaşık beşte birini ancak kontrol altında tutuyor. Onun da ellerinden gitmeyeceği meçhul.



Tüm bunlar bir tarafta dursun, daha on gün kadar önce CIA Başkanı, ABD Genelkurmay başkanı ziyaretimize geliyor. Hemen Rakka operasyonu gündeme geliyor. Üst düzey yöneticilerden çelişkili ifadeler geliyor. Kimisi El-Bab’dan sonra Rakka diyor, kimisi Mümbiç diyor, kimisi muğlâk ifadelerle geçiştiriyor. Üstüne Cumhurbaşkanı başdanışmanı sıfatıyla demeçler veren İlnur Çevik “PYD bir diğer Barzani olamaz mı?” sorusunu gündeme getiriyor. Tüm bunlar üst üste toplandığında göz göre göre PYD-YPG-PKK özerk bölgesinin zemini mi hazırlanıyor sorusu ile karşı karşıya kalıyoruz.



Bu gösteriyor ki, tarihten hiç ders çıkarmamışız. Senelerdir kırmızı çizgimiz olan Irak’ın toprak bütünlüğü Barzani’nin bağımsızlık nutuklarıyla kesiliyor. Sonra Ankara’da, İstanbul’da, Çankaya köşkünde Barzani’nin özerk bölgesinin bayrağı dalgalanıyor. Bugüne kadar görülmüş şey değil bu. Şimdi insan şunu da düşünüyor; bundan 10/15 yıl sonra Suriye sınırımız boyunca PYD-PKK özerk bölgesi olarak karşımıza bir yapı çıkarsa ve bize de bayrakları olursa!.. Kime ne dert yanacağız. Nerede kalacak kırmızı çizgilerimiz? Bu bayraklar ülkemize de sıçrarsa nasıl çıkacağız işin içinden?



- Kıymetli görüşlerinizi bizimle ve okurlarımızla paylaştığınız için çok teşekkür ederiz.



- Ben teşekkür eder, başarılarınızın devamını dilerim.

 

 

Röportaj: Hakan Sönmez           

siyasetcafe.com

Yorum Yap
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar (1)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.

Siyaset Haberleri