Vatansızlık böyle bir şey

Her kavşakta, her yol ağzında, her trafik ışığında onlar yani Suriyeliler var. Bu durum yeni de değil. Son birkaç yıldır devam ediyor. O yüzden hem onları hem de yaşadıkları dramları kanıksadık.Çok sıra dışı bir olay olduğunda, yaşandığında varlıklarını h

Suriyeliler’in yoğun olarak yaşadığı Fatih-Aksaray civarında bir gün geçirdi. Seda Çavdar, “O” günün hikâyesini sizler için kaleme aldı. İşte dünyanın en büyük metropollerinden biri sayılan İstanbul’daki Suriyeli mülteci dramı.


GÜN UZAR KARA DELİK OLUR

Ben Seda Çavdar. Çoğunuz beni televizyon ekranlarından, oynadığım oyunlardan tanıyorsunuz. 30 yaşındayım, insanım, kadınım; annemden, babamdan insanlık eğitimi, hocalarımdan oyunculuk öğretimi gördüm. Hayatımın her evresinde olabildiğimce vicdanlı olmaya çalıştım. Vicdanlı olasım yoksa bile, annemi ve babamı düşündüm, öyle vicdana geldim. Her türlü yolum vicdana, dolayısıyla insanlığa çıktı.
 
Bugün hayatımın en garip günüydü. Bütün acılardan, bütün mutluluklardan farklıydı. Biz oyuncular iş icabı, role hazırlanmak için başka birine bürünmeye, onu hissetmeye çalışırız. Ama hiç bu kadar çırılçıplak kalmamıştım.
 

Savunmasız, kaçarsız, yüzleşmenin bol olduğu böylesine bir günüm hiç olmamıştı. Bugünün biteceğini, kıyafetlerimi çıkarıp kürklü paltomu giyeceğimi bildiğim halde, kara delik gibi bir gün olmasından kaçamadım. Çünkü her bakış, bakmayış, bakamayış, hakaret, acıma, uzatılan para, kapatılan kapı, yerin soğuğu, Türkçe bildiğini düşünmediklerinden duyduklarım, en dibine kadar anladıklarım beni içine çekti ve o duygular nereye gitti, gerçekten bilmiyorum. Garip hissediyorum. İnsan gibi hissetmiyorum. Galiba fazlasıyla yanılmak isteme duygusuyla yola çıktığım için oldu.
 

DiLENCiLER BiLE AYRIŞIYOR

Bugünü yaşamadan önce, hatta bugünü yaşayacağımı bilmeden önce, sürekli karşılaştığım bir durumdu Suriyeliler. Suriyeli olmak zor ama kadın olmanın çok zor olduğu bu ülkede Suriyeli kadın olmak bambaşka zor. Onlara karşı inanılmaz derecede duyarsızlaştırıldığımızı düşünüyorum. Onlara yoklarmış gibi o kadar çok bakıyoruz ki bu bakışlar bütün duygularımızı yok ediyor. Evet dileniyorlar gerçeği var ama bir Türk vatandaşının dilenmesiyle aynı olmadığına inanıyorum.

Suriyeli görünümüne kavuşmak için uzun bir makyaj evresinden geçtim. Önce cilt rengim koyulaştırıldı, ardından kaş şeklim değiştirildi. Kıyafetlerim sokaktan geçen bir mültecinin üstündekilerden farksızdı. Dışarı çıktığımda beni herhangi bir Suriyeli’nin yaşam koşulları          bekliyordu.
 

TEMiZLiKÇİ BiLE OLAMADIM

Hüsranım sona ersin, talih yüzüme gülsün istedim ve bu defa iş aramaya koyuldum. İstisnasız önüme gelen her dükkâna girerek işçiye ihtiyaçları olup-olmadığını sordum. Ve tabii ki bulamadım. İşyerlerinde çalışan çoğu insan, aralarında anlaşmış gibi, “Patron yok” dedi. Kadınlarla ilgili dükkanlara, kadın kıyafetleri satan dükkanlara, gelinlikçilere, iç çamaşırı mağazalarına girdim. Acaba bana nasıl davranacaklar diye merak ettim. Ben de kadınım sonuçta. Çoğuyla göz göze bile gelmedik, gelemedik . Yüzüme bile bakmadılar. Bazıları acıyarak, “İş yok” dedi; “Hiç boşuna arama. Sana hiçbir yerde iş vermezler” der gibi. Birbirinin tekrarı olan bu cevaplar karşısında, dayanamadım, yarım yamalak Türkçemle, “Neden ben Suriye diye’’ dedim. Bu sorum karşısında hiçbir şey diyemedi, tekrar “yok”  diye işaret etti. Oysa gittiğim işyerlerinde kariyer yapmak, kasiyer ya da tezgahtar olmak, mağaza satış müdürlüğüne yükselmek gibi bir derdim yoktu. Sadece temizlikçi olarak çalışmak istiyordum ve bunun için çaldığım bütün kapılar yüzüme kapandı.
 

‘BAŞIMI SOKACAK EViM OLSUN’

Giydim kıyafetlerimi, yaptık makyajımı, koyuldum yola. Ev bulmam lazımdı, annem ve çocuklarımla bir eve ihtiyacım vardı. Ve tabii bir de harcamalarımı karşılamam için iş bulmam gerekiyordu. Elimde, “Suriyeli’yim, ev arıyorum” yazılı kağıdımla önce sokakları arşınladım. Tek tek mahalle esnafına sordum. Cümle değil sadece kelimelerle konuştum.  Arada iyi Arapça bilenler oldu ama Türkçe biliyorum deyince, sağ olsunlar Türkçe’ye döndüler. Yardımcı olmaya çalışanlar da oldu, acıyanlar da, küçümseyenler de.  

Sokak sokak gezerek ev aranmayacağını bildiğim için bu defa emlakçılara yöneldim. Asıl acımasızlık bu sektördeydi. “Ev var mı” diye sorduklarımdan kimisi tipime baktı, “Sen nasıl tutabileceksin ki” dedi. Ev tutmak için gereken depozitoyu, emlakçı parasını bulamayacağımı düşünmüşlerdi. Hadi bu parayı bir şekilde buldum diyelim, daha sonra kirayı ödeyebileceğime asla inanmamış            olacaklar ki, hiç kimse bana ev göstermedi.
 
                
İLANLARA RAĞMEN EV YOK

Kimisi, “yabancıya ev yok” dedi ve oturduğu koltuktan kalkmaya bile tenezzül etmedi. Kimisi doğrudan çarşaf çarşaf ilanlar asılı olduğu halde ev yok dedi. İşaretle ilanları gösterdiğimde de, “Hadi hadi, yallah. Seninle uğraşacak vaktim yok” dedi, gönderdi. Emlakçıları gezmek bir sonuç vermemişti. Yani havaların yavaş yavaş bahara döneceği bu soğuk günlerde evsiz kalmıştım. Bir merhamet sahibiyle karşılaşana kadar da bu hal böyle devam edecekti. 

BOŞ MiDEYE HAVA

Ev aramaydı, emlakçıydı, işti derken karnım acıkmıştı. Bu sefer elime, daha önceden hazırlamış olduğum, “Suriyeli’yim, açım, Allah rızası için yardım edin” yazılı kağıdı aldım. Özellikle yemek dükkanlarına uğradım, restoranlardan istedim, lokantalardan dilendim. Hiçbirinden yüz bulamadım. Hatta ilk başta uğradığım lokantaların birinde, benden daha küçük bir çocuk, “Daha ne yardım edeceğiz size” dedi, Türkçe bilmediğimden dolayı rahat bir tavırla.
 

DiLENCiLiKTE KARAR KILDIM

Sabahtan beri çaldığım her kapı yüzüme kapanmış, bırakın iş bulmayı, bir dilim ekmeğe bile ulaşamamıştım. Bu defa şansımı dilencilikte denemeye karar verdim. Başladım yürümeye ve Fatih Camii’nin kapısının önüne oturdum. Çarşamba Pazarı’na bakan, avlunun dış kapısının önünde otururken, aklıma kağıt mendil satmak geldi. Sonuçta onları sömürmeye çalışmıyordum ve bana söyleyebilecekleri hiçbir şey olamazdı. Dizdim kağıt mendillerimi önüme, oturdum taşın üstüne. Bir elimle de kağıdımı tuttum.



YAZIYI OKUYUNCA  BENİ FARK ETTİLER

Kağıt başta yerdeydi ama kimse yüzüme bakmıyordu. Elime alınca okumaya çalıştıkları için beni de fark etmeye başladılar. Arada baksınlar diye, bakın buradayım diye, burnumu çektim, öksürdüm, baktılar yürüdüler. Tabii bu arada birkaç mendil sattım. Kimi mendilini alıp gitti, kimi sadece parasını verdi. Caminin önünde oturma sebebimi söylememe gerek var mı bilmiyorum. Ya da söyleyeyim. Burada bile akla her türlü şey gelebilir. Allah’ın evinin önündeydim, yardım istiyordum ve üstelik bunun için bir çabam vardı onlara; kağıt mendil verecektim. Camiden çıkanların ve camiye girenlerin yüzde doksanının umurunda bile değildim. Kadınların daha çok duyarsız olduklarını hissettim. Amacım hemcinslerimi zan altında bırakmak değil. Bugün başıma gelenler karşısında hissettiklerimi anlatıyorum sadece.

Söylemeden edemeyeceğim bir şey daha var. Her kadın anlar bakıştan, bazı erkekler o halimde bile bana yiyecek gibi bakarak, beni tabii ki şaşırtmadılar. O halden kastım dişi hiçbir yanımın olmaması.

Fakir görünmekten, çirkin olmaktan bahsetmiyorum. Hâlimde, tavrımda bir erkeği cezbedecek hiçbir şey olmadığının altını çiziyorum. Ana hatlarıyla gün böyle geçti. Siz bu yazıyı bir kere okuyacaksınız ama ben bugünü, her gün düşüneceğim. İnsan olmaktan korkmayın çok güzel bir şey.
 

KEDiYE VAR, SURiYELi’YE YOK

Oturdum oturdum bir baktım bir kedi geliyor sanki sahibiymişim beni biliyormuş gibi yanaştı. Dibimden ayrılmadı sevmeye başladım. Sonra bir kadının sesiyle kafamı çevirdim, yavru mu büyük mü o? Tabii ki hiç konuşmuyorum. Çünkü öyle bir sordu ki dedim olanlar olacak galiba. Normal bir soru değildi. Halbuki ben kediyi seviyordum ama mendil de satıyordum. İkimizde hayvan sever olabilirdik ama eşit olamazdık onun gözünde. Çok belliydi.

‘KESECEK Mİ ÖLDÜRECEK Mİ BELLİ DEĞİL’

Tekrar sordu yine sustum. Sadece bakıyordum konuşmalarından anlamadığımı anlasın diye ve kağıdımı gösterdim Suriyeli olduğumu yazan. Onu görünce daha çok hiddetlenmeye başladı. Mama vereceğim kediye niye bırakmıyorsun (tabii bu arada bağırıyor) senin kedin mi o, sokak kedisi o. Ne tutuyorsun şuna bak ya ne sanıyorsun sen kendini bırak şunu. Tamam bırakayım da tutmuyorum ki be kadın. Kedi yanımda duruyor sadece. Gitti mamayı döktü duvar dibine. Geldi yanıma tekrar, “Eğer dönüşte kediyi tutarken görürsem seni mahvederim” dedi.
 
Merdivenlerden indi orada dikilen 2 çocuktan davranışına onay almak istercesine, “Kim bu ya almış bir de kediyi sahipleniyor, öldürecek mi kesecek mi belli değil, ne olduğu belli değil. Defolsun gitsinler ya” diye bağırdı. Çocuklar bir şey demedi. Ama benim vefakâr kedim mamasını yedi bu sefer geldi direkt kucağıma oturdu hatta uyudu. Ben başladım ağlamaya tabii.

İnsanlar acısınlar diye ağladığımı düşündüler kesin ama ne düşündükleri umurumda bile değil. O kadına bir şey diyemedim ya. Hoş bir şey desem anlayacak gibi birine de benzemiyordu. O kadın beni sevmedi, nedenini çok iyi biliyorsunuz. Hani deriz ya hayvanları sevmeyen insanları sevemez diye, bu kadın nerede hata yaptı acaba.
 

GÜVENLİKÇİLERİ ARADI BENİ KOVMAK İÇİN

O anda Seda olduğumu hatırlamamak için kendimi çok zor tuttum. Hayatımda benden en ucuz kurtulan kişi olarak onu asla unutmayacağım. Dönüşte de yüzüme bile bakmadan gitti. Baktım baya baksın diye ama bakmadı. Telefonuna sarıldı galiba biraz sonra gelen güvenlik görevlisini o aradı. Görevli beni göndermeye çalıştı ama durumu ona itiraf edince hiçbir şey demedi sağ olsun. Selpakların satılması için oturduğum her an önümde kim yavaşlasa dursa heyecan yaptım. Hah kesin alacak diye. Kadının biri uzun süre tam önümde çantasını karıştırdı. Dedim kesin bozuk para arıyor ama maalesef örtüsünü tesbihini arıyormuş. Siz siz olun eğer bir satıcıdan bir şey almayacaksanız tam önünde cebinizi çantanızı karıştırıp durmayın, kötü oluyormuş insan.

Ha bir de Suriyeli küçük arkadaşlarım oldu hatta bir tanesiyle aşk yaşadık. Küçücük boyuyla ne iltifatlar etti, hakaretlerden sonra iyi geldi gerçekten. Bir daha ne zaman gelirsin diye sorup durdu işte o an tekrar hatırladım Seda olacağımı. Onlar hep oralarda olacak ben nerelerdeyken. Vicdan rahatlatmak için değildi hiçbir yaptığım. Zaten ne yaptım ki. Çocuklar anlatıyor az Türkçeleriyle.

Birinin babası bombadan ölmüş diğerinin iki küçük kardeşi öbürünün 1 kardeşi… Onlar da mendil satıyorlardı. Yanıma çağırdığımda gelmek istemediler başta. Galiba gidin başka yerde satın diyeceğimi sandılar, sonra ben onlardan selpak almaya kalkınca anlamadılar. Sonra bütün parayı onlara verdim bütün para dediğimde 6,25 TL’ydi. Çoğunuz için küçük onlar için büyüktü. Gözleri parladı, selpakları da verdim. Niye yapıyorsun bunu dediler. Olsun ben çok sattım dedim. Zaten o paralar benim değildi.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Gündem Haberleri