Sare Albayrak

Sare Albayrak

Neden Okumadığımız Kitapları Almaya Devam Ediyoruz?

Neden Okumadığımız Kitapları Almaya Devam Ediyoruz?

Geçenlerde evime gelen bir arkadaşım kitaplığıma bakıp o klasik soruyu sordu:

'Bunların hepsini okudun mu?'

Gözleri raflarda gezinirken, sesindeki o merakı hissettim.

Ben de her zamanki cevabımı verdim: 'Hayır, okumadım, ama asıl önemli olanlarda henüz okumadıklarım, hepsini bir arada beni beklerken görmek hoşuma gidiyor.'

İçinden 'Gösteriş mi yapıyorsun?' diye geçirmiş olabilir bilemiyorum.

Çünkü bu soru kitaplığımı her gören (hatta eşim) tarafından bile sürekli yöneltiliyor.

Umberto Eco’nun meşhur bir lafı vardır, çok severim:

'Kitaplar ilaç gibidir. Hepsini alırsın, evde bulundurursun ama hepsini aynı anda yutmazsın. Başın ağrıdığında bir ağrı kesici, miden bulandığında başka bir şey, uykusuz kaldığında farklı bir hap…'

Hayat da öyle değil mi? Bir gün siyasi bir kriz patlak verir, ertesi gün bambaşka bir tartışma çıkar. O an ihtiyacın olan fikir, yorum, bakış açısı rafta seni bekliyor olmalı.

Eco’nun evinde 30-50 bin kitap vardı diyorlar. Ziyaretçileri 'Hepsini okudunuz mu?' diye sorarmış:

O da cevap verirmiş: 'Hayır, okumadıklarım asıl önemli olanlar. Okunmuş kitaplar zaten bende, içimde. Bunlar okumam gerekenler, bir gün okuyacaklarım.'

Asıl mesele şu: Okudukça bilmediklerinizin farkına daha çok varıyorsunuz.

Bilgi dairesi genişledikçe, dairenin dışındaki karanlık alan da büyüyor.

Nassim Taleb buna 'anti-kütüphane' demiş. Okunmuş kitaplar zaten senin içinde, sindirmişsin. Ama asıl güç raflardaki okunmamışlarda. Onlar seni bir gün kurtaracak, bir köşede bekleyen potansiyel kurtarıcılar.

Bizde de durum farklı değil.

Kitapçıya giriyorsun, yeni bir kitap alıyorsun. 'Bir gün okuyacağım' diyorsun içinden.

Sonra eve geliyor, rafın bir köşesine yerleşiyor. Aradan aylar geçiyor, belki yıllar. Tozlanıyor. Ama suçluluk duymuyorum artık. Çünkü o kitap orada durdukça bana bir şey söylüyor: 'Daha bilmediğin çok şey var. Daha bilmediğin çok hikaye yazılmış, sadece hazır olmanı bekliyor.'

Bu alışkanlık biraz da güvenlik hissi veriyor bana. Zaman sınırlı, hayat kısa, dünya karışık. Ama rafta duran o kitaplar 'Ben buradayım, ihtiyacın olduğunda aç beni' diyor.

Bir tartışmada takıldığın anda, bir makale yazarken eksik kalan parçayı ararken, birden o kitabı hatırlıyorsun. Ya da belki hiç okumuyorsun ama varlığı bile seni daha dikkatli, daha meraklı yapıyor.

Tabii bu durumu eleştirenler de var.

'Alıyorsun ama okumuyorsun, israf' diyorlar. Haklılar mı?

Bir bakıma evet. Ama öte yandan, okumadığın kitapların seni okumuş gibi eğittiğini fark ediyorsun zamanla.

Çünkü her yeni kitap aldığında, bir öncekine göre daha fazla bilmediğini görüyorsun.

Bu da insanı alçakgönüllü yapıyor. Bilgi biriktirdikçe ego şişmiyor, aksine 'Ne kadar az biliyorum' hissi güçleniyor.

Sonuçta kütüphane bir ego duvarı değil, bir ilaç dolabı.

Ve o dolapta ne kadar çeşit varsa, hayatın beklenmedik krizlerinde o kadar şanslısın.

Okumadığın kitaplara bakıp üzülmek yerine, onlara teşekkür etmeli belki de.

'Teşekkürler' demeli, 'Bir gün ihtiyacım olacak, biliyorum.'

Senin raflarında en çok hangi 'ilaç' bekliyor peki?

Siyasi tarih mi, felsefe mi, yoksa uzun zamandır el sürülmemiş bir roman mı?

Bana sorarsan, hepsi değerli. Çünkü yarın ne olacağını kimse bilmiyor.

Ama rafta duran o kitaplar biliyor: Bir gün sıra onlara gelecek.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Sare Albayrak Arşivi