Sait ÇAMLICA

Sait ÇAMLICA

Susmak Günah Değil mi?

Susmak Günah Değil mi?

Sosyal medya hayatımızdan ne zaman çıkar bilemiyoruz. Ancak görünen o ki, uzun bir süre daha hayatımızın merkezinde yerini almaya devam edecek. Sosyal medyanın artısını eksisini, faydasını zararını “Teknoloji Kuşatmasında Geleceğimiz” adıyla yayımladığım kitap çalışmamda irdelemiş, fikirlerimi paylaşmıştım. Doğru kullanılırsa faydası, yanlış kullanılırsa zararı var. Dünyayı yöneten dijital güç sahiplerinin avuçları arasında olduğumuz ise bambaşka bir “acı” gerçekliktir.

Sosyal Medya ve Kişilik Analizi

Sosyal medyayı kullanma şekli, insanların kişiliği hakkında bilgi edinmeye de yarıyor. Özellikle şahsen tanıdığınız insanların çay içerken yazıp söyledikleri ile sosyal medyada yazdıkları arasındaki farkları görmek, tanıdığınızı sandığınız insanı daha yakından tanıma fırsatı veriyor size. Bazıları için “keşke tanımasaydım” demek zoruna kalıyorsunuz.

Çay bahçesinde muhabbet ederken bütün haksızlıklara isyan eden birisi, sosyal medya hesaplarında tam tersi paylaşımlar yapıyorsa, o insan gözünüzde değerini kaybediyor. Çay muhabbetinde başka klavye başında başka bir kişilik görüyorsunuz.  

Like Sorumluluğu ve Cesareti

“Her ‘like’ bir dijital âmin anlamına gelir” diyor Byung-Chul Han. Siz sosyal medyayı nasıl kullanıyorsunuz? Beğendiğiniz paylaşımlara “dijital âmin” anlamında “like” desteği verebiliyor musunuz? Yoksa “like” düğmesine basıp beğendiğimi belli edersem benimle uğraşırlar diye düşünüp korkuyor musunuz? 

Hepimiz Müslümanız elhamdülillah. Kitabımız Kur’an. En sevdiğimiz insan, Peygamberimiz Hz. Muhammed. Asıl soruyu şimdi sorayım: “Peygamberimiz zamanında yaşasaydım ben hep O’nun yanında olur, O’nu destekler, O’na eziyet etmeye çalışanlara karşı mücadele ederdim.” diyenler, bugün hak ve hakikatin yanında durduklarını, sosyal medya hesabında paylaşabiliyor mu?

O günlerde yaşasaydınız güç sahiplerine karşı milleti uyarma cesaretiniz olur muydu? “like” butonuna tıklamaya korkanlar “Canım sana feda olsun ey Allah’ın Resûlü” cümlesini hangi yüzle paylaşıyorlar? Bugün varsa o cesaretiniz, o zaman da aynı cesareti göstereceğinize inanırım. Bugün susanlar o günlerde de susardı bence.

Gerçekleri bilmediği için susanlara bir sözüm yok. Her şeyi bildiği halde susanlar bunun hesabını nasıl verecek? Ellerinin altında binlerce insanı uyarmak ve uyandırmak için fırsat varken. “Kim güçlüyse onun lehine paylaşım yapayım” diye düşünmeyi ve öyle davranmayı kendilerine nasıl yakıştırıyorlar? Bir tweet atmaya, bir tweeti beğenmeyi bile korkanlar “Allah’tan başkasından korkmayın” diye nasihat ediyorlar kürsülerden, tweet atıyorlar hesaplarından. Peygamberimizin Taif’te taşlandığını, Uhud savaşında dişlerinin kırıldığını anlatırken sesleri titreyen ve gözleri dolan hocalar (!) sosyal medya hesaplarından paylaşım yapmaya korkuyorlar. Peygamberimizin Uhud savaşında dişinin kırıldığını anlatırken “O mübarek dişi” diye söze başlayıp duygulanıyorlar. “Sen sosyal medya tepkisinden korktuğun için yıllardır susan adamsın! Kimi kandırıyorsun?” diye yüzüne korkaklığını haykıracak bir nesil yetişiyor sosyal medya çağında. Kabe’de ilk defa açıktan Kur’an okudu için Mekke Müşriklerinin eziyetlerine maruz kalan sahabe Abdullah bin Mesut’u anlatırken sesiniz mi titriyor? Aynı cesareti gösteremiyorsanız, sesinizin titremesi bir şey ifade etmiyor. 

Ağlamayın! Tweet Atın!

Sesinizin titremesi, ağlamanız veya duygulanmanız eskiden olsa birçok insanı çok etkilerdi. Ancak sosyal medya çağında yetişen gençler sizin ağladığınızı da görüyor sustuğunuzu da! Hatta siz ağlarken sosyal medya hesaplarınıza göz atıp, sizin gözyaşlarınız kurumadan, diğer yüzünüzü araştırıp buluyorlar. 

Nurullah Genç’in yazdığı “Yağmur” şiiri 2002 yılında ödül almıştı. Peygamberimizi övmek için yazılan şiir türü olan bu Naat’ı, birçok insan gibi bende çok seviyorum. Şiirde ki bazı mısraları, sosyal medya çağı diliyle yorumlayarak paylaşayım.
(…)
Keşke bir gölge kadar yakınında dursaydım,
O mücella çehreni izleseydim ebedi,
Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım.
Peygamberimizin bir gölge gibi yakınında durmaktan bahsedenler, tarikatçılardan ve onların sosyal medya baskısından korktukları için, Kur’an hakikatlerini anlatan hocalarla fotoğraf çekinmeye bile korkuyorlar. 
(…)
Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım,
Batılı yıkmak için kuşandığın kılıcın,
Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım.
Peygamberimizin elindeki kılıç olma arzusundan bahsedip, elindeki telefondan bir tweet atmaya, retweet yapmaya veya beğeni tuşuna basmaya korkanların samimiyetine kim inanır? 
(…)
Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım,
Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım,
Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım,
Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım,
Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım,
Bahira'dan süzülen bir yaş da ben olsaydım,
Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım,
Senin için görülen bir düş de ben olsaydım,
Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım,
Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım,
Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım,
Batılı yıkmak için kuşandığın kılıcın,
Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım...

 

Tevhit, adalet ve hakikat uğruna koltuk kaybetmekten korkanlar, Peygamberimiz uğruna koparılan baş olma arzusundan bahsedebilir mi? Peygamberimiz asla kendi nefsi için mücadele etmemiştir. Mücadelesinin özeti tevhit, adalet ve hakikat mücadelesiydi.  

Fitne Ateşi ve Alimin İzzeti

“Kâğıda dokunan kalem kibritten daha büyük bir yangın çıkartır.” sözünü çok severim. Bugün aynı sözü “Klavyeye dokunan parmaklar, tetiği çeken parmaklardan daha büyük savaş çıkartabilir.” diye güncelleyebiliriz. Fitne ateşini klavye ile tutuşturanlara kızdığımdan daha çok, klavyesiyle bu ateşe su dökme imkânı olduğu halde seyredenlere kızıyorum. Bir orman yangınının kenarında, önünde birkaç kova su olduğu halde, sadece yangını seyreden bir kişiyi görseniz ne hissedersiniz? Sadece yangını çıkartanlara mı kızarsınız? Yangını söndürmek için uğraşmayanlara kızmaz mısınız? Küçük bir kıvılcımı söndürmek için çabalamayanlar yüzünden büyümüyor mu o yangın? Özellikle yangını çıkartanlardan korktuğu için önündeki dolu su kovalarıyla ateşi söndürmeye destek vermeyenlere daha çok kızmaz mısınız?   

Cesaret her insana yakışır ve büyük bir erdemdir. Cesareti felaket olan tek insan, cahil insandır. Cahilin cesareti felakettir. Alimlerin korkaklığı cahilin cesaretinden çok daha büyük bir felakettir. Çünkü alim korktuğu ve sustuğu için cahil cesaret alıp öne çıkıyor.    

Cesaret insana izzet ve itibar kazandırır. Özellikle bir alim için izzet ve itibar belki de ilminden daha önemlidir. Korkaklık bir alimin ilmini azaltmaz ama izzet ve itibarını azaltır. FETÖ ihanet ekibi teşhir olduktan sonra yaşadığımız süreç, cesur olmayan alimlerin itibar ve izzetlerini nasıl kaybettiklerinin en somut örneği oldu. Korktukları için yıllarca FETÖ ihanetine ve komedisine susan hocaların büyük bir kısmının toplumda itibarı kalmadı. Özellikle gençlerin gözünde hiçbir değerleri yok.  

Vaktinde bildiklerini anlatma cesaretleri olsaydı, belki kısa bir müddet sıkıntı yaşayacaktılar ancak izzet ve itibarlarını kaybetmeyecektiler. Hatta çok daha değerli olacaktılar. Maalesef büyük bir kısmı o fırsatı kaçırdı. Pişman olduklarını söyleyen çok var. Ancak pişmanlık, aynı hata tekrar edilmediği zaman anlam kazanır. Dün FETÖ ekibinin bir ahtapot gibi büyümesine susanlar, bugün diğer FETÖ adaylarına susuyorlar. 

İlâhî Adalet ve Ölüm

İnsan bazen öyle haksızlıklara şahit oluyor ki: “İyi ki ölüm var, iyi ki ahret var, iyi ki hesap var” sözleri dökülüyor dudaklarından. “Hiç ölmeyecekmiş gibi susmayı kendine nasıl yakıştırıyor bu hoca?” diye düşünmeden edemediğim zamanlar oluyor. Sonra öyle gelişmeler oluyor ki, içimden bir ses ilâhî adaletin çok zarif bir şekilde gerçekleştiğini söylüyor. Sosyal medyada linç yememek için inandıkları hakikatleri söylemeyen bazı hocalar, öyle konularda linç ediliyor ki, susmanın bedelini ödediklerini düşünüyorum hep. 

En çok kızdığım kesim ise: “Haklısın ama sus!” diyenlerdir. Cümlenin kendisi bile itici duruyor. Haklısın diye söze başlayıp sus diye biter mi bir cümle! Bu cümleyi kuranlara siz kitap yüklü merkep misiniz? diye sorasım geliyor. “Bildiğiniz halde susmanız yeterince ayıp ve günahken, konuşanlara sus demeye utanmıyor musunuz?” diye suratlarına bağırmamak için kendimi zor tutuyorum. “Ölüm yokmuş gibi konuşmayın!” denirdi eskiden. Şimdi ise “Ölüm yokmuş gibi susmayın!” demek zorunda kalıyoruz. Konuşmak değil susmak cesaret ister. Konuşanlar dünyada, susanlar ahrette linçlenir!    
“Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” sözünü, sosyal medya çağı diliyle güncellemem gerekirse şöyle yazarım: Haklı olanın paylaşımını beğenemeyen, haksız olana tepki gösterme tweeti atamayan dilsiz şeytandır. Fitne çıkmasın diye susuyorum diye yalan söyleyenler yok mu? Karşınızdaki insanları belki kandırabilirsiniz ama Allah’ı kandıramazsınız. 
Susuyorsunuz çünkü amirinizden korkuyorsunuz. Susuyorsunuz çünkü bir üst makama gelememekten korkuyorsunuz. Makam için susup Allah için susmuş gibi konuşarak midemi bulandırıyorsunuz.   

Susmak sorumluluk değil mi? Allah kalplerimizden geçeni biliyor da sosyal medya hesaplarında sustuklarımızı bilmiyor mu? Sağ ve sol omuzlarımızdaki melekler (kiramen kâtibin) sosyal medya geçmişinizi arşivlemiyor mu sandınız? Belki Big-Data çöker ve veriler oradan kaybolabilir! Ancak “zerre” kadar haksızlığın olmayacağı ilahi mahkemede hiçbir veri kaybolmayacak.   

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Sait ÇAMLICA Arşivi