Atalarımız Sanıldığı Kadar Masum Değil!
Bazen sokakta, bazen aile sofrasında, bazen de bir tartışmanın ortasında durup düşünüyorum:
Bizim kuşağın yaptığı onca hatalı hareket, aslında yeni değil.
Çoğu, tozlu raflardan, eski defterlerden, “böyle gelmiş böyle gider” cümlelerinden süzülüp gelmiş.
Atalarımıza duyduğumuz o derin saygı, eleştirel düşünmeyi köreltiyor. Onları adeta dokunulmaz bir kaideye oturtuyoruz. Oysa gerçek şu ki, atalarımız sanıldığı kadar masum değil.
Herkes bilir o meşhur lafları: “Ana baba duası almak lazım”, “Büyüklerin sözü dinlenir”, “Adetlerimizi bozmayalım.”
Bu cümleler kulağa ne kadar sıcak geliyor değil mi?
Ama aynı cümlelerin arkasında, sorgulanmadan taşınan nice bagaj var.
Kadınların mirastan mahrum bırakılması, “kız çocuğu eve hanım olur” anlayışı, “erkek adam ağlamaz” dayatması, komşunun işine burnunu sokmak, “ayıp olur” korkusuyla susmak…
Bunların hepsi bir yerlerden miras. Atalarımız bunları yaşadı, uyguladı, hatta bazılarını kutsallaştırdı. Biz de sorgulamadan devam ettiriyoruz. Çünkü “atalarımız öyle yapmış” demek, en kolay sorumluluktan kaçış yolu.
Tarihe biraz daha yakından bakınca manzara daha netleşiyor. Osmanlı’da saray entrikaları, kul sisteminin yarattığı köle ruhu, bazı dönemlerdeki yolsuzluk ve rüşvet alışkanlıkları, tebaaya reva görülen muameleler…
Bunlar destanlarda pek anlatılmaz ama arşivlerde, seyahatnamelerde, yabancı elçilerin raporlarında açıkça duruyor.
Cumhuriyet’e devrolan bazı alışkanlıklar da cabası. “Devlet baba” anlayışı, bireysel inisiyatifi ezme eğilimi, “amirim dedi öyle” mantığı…
Bunların hepsi bir yerlerden geliyor. Atalarımız zekiydı, çalışkandı, vatanseverdi; ama aynı zamanda hatalıydı, eksikliydi, zamanının şartlarına göre şekillenmişti.
Dini yaşantımızda da durum farklı değil. Kur’an özü ile, halk arasında kuşaktan kuşağa aktarılan hurafeleri birbirine karıştırıyoruz.
“Falanca hocanın üfürüğü”, “şu duayı okursan muradın olur”, “cenaze evinde şöyle yapılmaz böyle yapılır” gibi uygulamalar, dinin aslından çok, atalarımızın korku, çaresizlik ve gelenek karışımı yorumlarından besleniyor. Bunları sorguladığınız anda “atalara saygısızlık” suçlamasıyla karşılaşıyorsunuz.
Oysa asıl saygısızlık, atalarımızın akıl ve iradesini yok sayıp onları kemikleşmiş bir kalıp haline getirmek değil midir?
Sosyal hayatta gördüğümüz birçok çirkinliği de buraya bağlayabiliriz.
Trafikteki saygısızlık, kuyrukta itiş kakış, “bana ne”ci yaklaşım, akraba ziyareti adı altında yapılan dedikodu seansları…
Bunlar birdenbire ortaya çıkmadı. Hepsi, “bizim zamanımızda böyleydi” diye anlatılan hikayelerin devamı. Atalarımız belki daha misafirperverdi, belki komşuluk ilişkileri daha sıcaktı; ama aynı zamanda daha kindardı, daha kapalıydı, daha çok “görünmeyeni” örtbas ederdi.
Elbette hiçbir kuşak bütünüyle masum ya da bütünüyle suçlu değildir. Atalarımız büyük badireler atlattı, imparatorluklar yönetti, savaşlar kazandı, yoklukta bile ayakta kaldı. Onlara minnettarız. Ama minnettarlık körü körüne bağlılık demek değildir.
Aksine, mirası en iyi şekilde değerlendirmek, iyi olanı almak, yanlış olanı düzeltmekle olur. Tıpkı bir bahçeyi devralan insanın, eski ağaçları korurken çürük dalları budaması gibi.
Bugün gençler “eski kafalısınız” dediğinde, orta yaşlılar da “saygısızlık” diye kızdığında, aslında aynı kördüğümün iki ucunu tutuyoruz. Çözüm, ne tamamen reddetmekte ne de körü körüne kabullenmekte. Eleştirel bir sevgiyle bakmak gerek atalarımıza. Onların başarılarını gururla anarken, eksiklerini de cesaretle görmek gerek. Ancak o zaman kendi çocuklarımıza daha temiz bir miras bırakabiliriz.
“Atalarımızdan gelen her şey kutsaldır” diye düşünmeye devam edersek, sadece zincirleri uzatmış oluruz. Oysa asıl görev, o zincirleri fark etmek ve gerekirse kırmaktır. Hem de saygıyla, ama kararlılıkla.
Siyasetcafe.com okurları, siz ne dersiniz?
Atalarımızın mirasını sorgulamak gerçekten saygısızlık mı, yoksa asıl sorumluluk bu mudur? Düşüncelerinizi bekliyorum.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.