Ülkücü kardeşlerime açık mektup
ÜLKÜCÜ KARDEŞLERİME AÇIK MEKTUP-2
50 YILLIK SİYASİ BİR HAREKET ÜZERİNE; SEÇİM SONUÇLARINDAN ÇIKAN CAN YAKICI SORULAR…
1 Kasım seçimleri sonrası MHP seçmeni ve milliyetçi-ülkücü tabanda yaşanan derin travmanın sonuçları üzerine uzun zamandır kafa yoruyor, bu sonucun sebepleri hakkında verilere ve gözlemlerime dayalı olarak yorum yapmaya çalışıyorum. Bu çabalarımın neticesi olarak ilk tespitim; milliyetçi-ülkücü tabanda meydana gelen hayal kırıklığının seçim sonuçlarından bağımsız ve geçmişe dayalı daha derin analizlere ihtiyaç bulunduğu noktasındadır. Eminim ki, memleket-millet işlerinde samimi endişeleri bulunan, bu konulara kafa yoran, ömrünün bir dönemi veya tamamını bu hareket içinde geçiren her arkadaşımızın da ifade edemese bile bu yönde bir analiz ihtiyacını gerekli gördüğü kanaatindeyim.
Fikri temelleri daha eski tarihlere gitmiş olsa bile, Türk Milliyetçiliği düşüncesinin siyasi organizasyonu durumunda bulunan MHP’nin 47 yıllık kurumsal tarihini esas alsak bile, 1 Kasım seçim sonuçları üzerinden yaşanan derin hayal kırıklığının tarihi sebeplerinin bulunduğu, seçim sonuçlarının ise bu sebeplerin analize konu yapılması noktasında hızlandırıcı bir katalitazör rolü oynadığı kanaatindeyim. 1 Kasım seçimleri akşamından başlayarak ve erken bir şekilde harekete geçen muhalif çıkışların bir an için mevcut bulunmadığını varsayacak olsak bile, analizimize konu teşkil eden verilere baktığımızda siyasi hareketimizin geçmişi ve geleceği hakkında derin bir tartışmalar paralelinde analizler yapılması gerektiği tartışmasızdır.
Bulunduğu ülkede gelecek tasavvuru bulunan ve iddia sahibi her siyasi hareketin; yönetim projesi haline getirdiği fikriyatını halkın desteğini sağlayarak iktidara getirmek istemesi hem hakkı, hem de varlık sebebidir. Bu durumda öncelikli olarak 1 Kasım seçim sonuçları üzerinden yaşanan travmanın birinci sebebi, iktidar veya iktidar ortağı olunamaması ve daha kötüsü bu umudun daha da uzaklaşması, bu yöndeki beklentilerin yıkılması, ülkücü tabandaki hayal kırıklığını derinleştirmiştir. Hayatı boyunca fedakarca; bir şekilde mücadelenin içinde bulunan arkadaşlarımın bir çoğunun 1 Kasım gecesi eve gitmeyi geciktirerek; “karıma, kızıma, oğluma ne diyeceğim? İkna ederek oyunu aldığım annemin, babamın sorulara ne cevap vereceğim? Çekişme halinde olduğum komşuların en hafifiyle alaycı bakışlarına nasıl katlanacağım?” yönündeki sorular üzerinden insani sebepler ve diğer aklî gerekçelerle düşünülmesi, analiz edilmesi mevcuttaki muhalif çıkışlar olmasa bile artık bir mecburiyettir. Ülkücü tabanın tam anlamıyla “tutunamayanlar” psikolojisinden çıkarılması ve bu hayal kırıklığını bir daha yaşanmaması gerektiğinden hareket etsek bile, bilimsel esaslar doğrultusunda, tedavi ve ikna edici istişare süreçlerinin işletilmesini gerekmektedir. 1 Kasım seçimlerinin üzerinden geçen 5 ay gibi bir süre geçmesine rağmen, bu ihtiyacın şiddetlenerek hissedilmesine sebep olmaktadır.
Ülkücü arkadaşlarım daha önceki yazılarım üzerine, “60 yaşıma geldim, ölüp gideceğiz hareketimizin başarısını ne zaman göreceğiz, ne zaman sokaklarda başımız dik gezeceğiz, uğruna canımızı, kanımızı feda ettiğimiz milletimizin ne zaman desteğini alabileceğiz ?” şeklinde ki yorumlarına cevap olmak üzere; sivil ve demokratik bir anlayışla, zamanın ruhuna uygun bir siyasi proje ve enerjik bir çalışma usulleriyle iddiamızın devam ettiğini ortaya koymak zorundayız. Gözlem ve istişarelere dayalı olarak ifade etmek zorundayım ki; ülkücü tabanın bu beklentisini canlandırmak yerine, “ideolojimizden vaz geçerek iktidar olmamızı isteyen arkadaşlar tarihi bir yanılgı içindedirler” yönünde mevcudu savunan açıklamalar ise; hem ikna edici değil, hem de doğru değil… Muhayyel bir ifade ile “sistemin bizi iktidar yapmak için, hareketimizi ehlileştirerek, devşirerek dönüştürmek istediği, biz buna direndiğimiz müddetçe iktidar yapılmayacağımız” şeklindeki beyanlar; hem edilgen bir boyun eğmeyi, hem de kabulü mümkün olmayan seçim sonuçlarını, hiç de akli ve bilimsel olmayan “esrarengiz” sebeplerle açıklama dışında bir anlam ifade etmemekte ve kimse için de ikna edici olmamaktadır.
Şimdi hep birlikte kendimize soralım:
• Türk milletinin varlığı ve devletin bekası için “yedi düvele” karşı yürütülen İstiklal harbinde muharip şehit sayımız sadece 9.167’dur. Aziz şehitlerimiz şehadetleri ile Türklüğün geleceği ve devletin bekasını teminat altına aldılar, döktükleri mukaddes kanları ile yeni devletimizin harcını kardılar.
• Türk milliyetçileri ve ülkücüler ise soğuk savaş ve sonrasında, alçakça saldırılara karşı vatanları ve milletleri için 5.000 şehit verdiler ama bırakın devlet kurmayı, evlatları olduğu kendi milletinden % 16.3 oy almanın başarı sayıldığı, % 11.9 oy almanın başarısızlık sayıldığı tuhaf, kabul edilemez bir sonuçla karşılaşarak, derin bir çelişkiyi yaşıyorlar.
• Arkasında mukaddes bir mücadelenin bilançosu olarak en az 5.000 şehit ve asgari 500.000 mağdur ve mazlumun bulunduğu, milletin içinden çıkmış, milletin değerleriyle barışık ve bizatihi milletin kendisi olması gereken hareketin öncüleri. Kurmayları, liderleri ve iddia sahibi yeni genel başkan adayları, bütün başarınız veya muhalefetiniz % 11.9 ile % 16.3 arasına sığacak kadar mı?
• Zor zamanların pısırık, korkak, kimliksiz, renksiz kadrolarından oluşan siyasi hareketler; milletin % 49,5 oyunu almasına rağmen, hala sonuçlar üzerinden analizlere, araştırmalara devam ederken, bizler teselliyi; "dış güçler, sistem bizi iktidar yapmıyor veya millet bizi anlamadı" gerekçesine mi sığınacağız? Bu şekilde avunmaya devam mı edeceğiz ?
• Yapılan araştırmaların sonuçlarına göre kendi siyasi kimliğini “ülkücü” olarak açıklayan seçmenin % 54’nün başka partilere neden oy verdiğini analiz etmek yerine, “ülkücünün yeri MHP’dir” demenin kolaycılığıyla mı devam edeceğiz ?
• Kadınlarımızdan aldığımız oy oranının, erkeklerden aldığımız oyun yarısı olarak tahakkuk etmesi, bizi hiçbir yeni düşünce ve arayışa sevk etmeyecek mi?
• En kötü şartlar altında 6 milyon oyu bulunan, asgari 500.000 aktif katılımcısı bulunan bir siyasi hareketin “gazetesi” 6 bin tirajla yayın hayatına devam ediyorsa, bu durumu mensuplarımızın kayıtsızlığı ile mi izah edeceğiz. Koca bir hareketin tek görsel yayın organı olan BENGÜTÜRK TV’ yi ayakta tutmakta zorlanan koca bir hareket, bu halimizi parasızlığımızla mı gerekçelendireceğiz?
• Ülkücülerin organizasyon gücü ve teşkilatçılığı, maziye ait bir hatıra ve meziyet olarak mı kalacak? Komitacılıkla rasyonel organizasyon gücünü bir birine karıştırmaktan ne zaman vaz geçeceğiz?
• Milli kültürümüzle beslenmiş, evrensel değerleri bünyesinde sentezlemiş kadrolarımızı organize ederek, başkalarının “haram” paralarla finanse ettiği “araştırma enstitülerini” hayata geçirmeyi, istişare kültürü ve demokratik esaslarla “temsil kaabiliyeti ve liyakati” dikkate alacak kurumsal yapılarımızı ne zaman tadil veya inşa edeceğiz ?
• Hür düşünce kanallarını açık tutarak, insanlarımızı “riyakarlığa” teşvik edecek korku atmosferinden bir an evvel kurtararak, ne zaman her arkadaşımızın fikri dinamizminin zenginliğinden faydalanacağız?
• Siyasi ve sosyal olayları, bilimsel verilerle analiz etmek yerine, komplo teorileri, soğuk savaş senaryolarıyla değerlendirmekten ve bu yaklaşımlarla mevcudiyetimize "kendinden menkul" meşruiyetler üretmekten ne zaman vaz geçeceğiz ?
• Yurdun her bir köşesinde, binlerce noktaya ulaşmış ve yetişmiş insan gücüne sahip bir hareketin niye bir HABER AJANSI yoktur? Hiç üzerinde düşündük mü?
• Türk Milliyetçiliği fikriyatına dayanan ve siyasi projesini bu esaslarla inşa etmesi gereken hareketimiz; öncelikli olarak “sivil, milli, demokrat olmak ve evrensel hukuk ilkelerini esas almak, milliyetçiliğimizi; insanımızın mutluluğu ve milletimizin parlak geleceğini inşa edecek yarışmacı bir anlayışla” zamanın ruhuna olarak yeniden yorumlayan fikri bir altyapı iddiasını, nasıl olur da; “ideolojik yapımızı bozmak olarak istiyorlar, bu şekilde olacağına iktidar olmayalım” şeklindeki züğürt tesellisiyle savuşturmaya çalışacağız?
•Hareket olarak Aziz Türk Milletini oluşturan bütün unsurları kucaklamak mesuliyeti altında iken, kendi mensuplarımızı bile, “şucu -bucu, önce geldi, sonra geldi, şurdan geldi” gibi kabileci bir anlayışla, tefrik edersek, birbirimizi tam ihlas ve insan sevgisiyle kucaklamazsak, desteğine talip olduğumuz milletimize davamızı nasıl anlatır, samimiyetimizi nasıl gösteririz?
• Liderinden, üyesine kadar samimiyet ve ihlasla, milleti ve değerlerini esas alarak, sivil, demokrak, hukuka bağlı ve bilimsel esaslarla geleceğe ve iktidara hazırlandığımızda, millet bizi fark edecek, “mahallenin delikanlılığından”, “kızına layık göreceği muteber damat adaylığına” hareketimizi terfi ettirecektir.
Hepinizin malumu olan memleketimizin içinde bulunduğu şartların ağırlığı ve bu şartların her Türk insanında oluşturacağı gerilim ortamında, geleceğimize ümit ışığı olma potansiyelini kaybetmemiş hareketimiz için, kesinlikle bilimsellik iddiasında bulunmadan, şahsi müktesebatım ve gözlemlerime dayalı görüşlerimi sizlerle paylaşmak istedim. Yazdıklarımın MHP’de güncel olarak yaşanan “kurultay” tartışmalarından bağımsız olarak, kimsenin lehine veya aleyhine yazılmadığını, kişilerin bu yöndeki beklenti ve iddiaları dışında okunması gerektiğini önemle vurgulamak isterim. Yazdıklarım; bütünüyle samimi endişelerim ve hareketimize katkı sağlamak saikiyle yazılmış olup, bu nokta-i nazardan değerlendirilmelidir. Türk Milletinin geleceğinde söz sahibi olmasını “kader” olarak gördüğüm ve inandığım hareketimize mensup her arkadaşımın da bu şuur ve yaklaşımla bu yazıyı okuyup, değerlendireceğine inanıyorum.
ALLAH MİLLETİMİZİ KORUSUN KOLLASIN..
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.