Ve yine bir 12 EYLÜL, Ve İdam sehpasına Kur'an ve Bayrakla çıkanların hikayesi

Ve yine bir 12 EYLÜL, Ve İdam sehpasına Kur'an ve Bayrakla çıkanların hikayesi

Darahenili Saim ALMAK

 

İDAM SEHPASINA KUR’AN ve BAYRAKLA ÇIKANLARIN DESTANI

 

Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber, 
 
Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber.

Beyaz idam gömleğini getirdiklerinde uzaklardan sabah ezanı sesi yankılanıyordu.
 
Müsaade istedi ve sabah namazını kıldı. Sonra idam gömleğini giydi ve onu darağacının yanına getirdiler.Son arzusu soruldu. "Bir bayrak ve Kur'an-ı Kerim istiyorum" dedi. Kuran getirildi.
 
Öptü üç defa başına koydu. Küçük de bir bayrak getirmişlerdi.
 
Bayrağı göğüs hizasına kadar kaldırdı, ileri doğru uzattı ve "Ey benim şerefli bayrağım, Ben seni dalgalandırmak için çok mücadele ettim. ama gücüm yetmedi" dedikten sonra öpüp başına koydu. 

Cellat tabureyi tekmeledi. Cengiz can çekişiyordu. Ölüm uzadı. İçlerinden biri "ulan böyle işkence olmaz, tutun kaldırın" dedi. Az sonra cellat yine geldi ve bu defa ipi boynuna tam geçirdi. Ve tabureye bir tekme daha...

Bir şehadet abidesi daha;Selçuk’un yaftası boynuna asılmıştı. Sehpaya yürümeden göz göze gelmiştik.-Allah’a gidiyorsun Selçuk!, demiştim. Tebessümle başını salladı... Tekbir getiriyordu. Sehpanın altındaki tabureye çıktı. Cellat, boynuna urganı geçirirken, Selçuk Cellat’a bir şeyler söyleyince Cellat, bir an durakladı. Selçuk, sürekli Kelime-i şahadet getiriyordu. Cellat, tabureye vurduğunda, Selçuk urganda asılı olarak bir sağa, bir sola sallanıp, kıbleye doğru boynu bükük bakar halde ruhunu teslim etti.
 
Cellat’ın yanına gittim. Halil ile Selçuk’un, ne söylediğini sorduğumda, 
 
-Ben böyle insanlar görmedim. Öncekiler bana küfür ediyordu; bunlar ise, 
 
-Hakkını helal et, dediler... diyerek, içini çekiyordu…”

EZAN’LA KUR’AN’LA BAYRAK’LA DEVLEŞENLER

2 Eylül'de bir sağdan bir soldan mantığı ile ,18 solcu idam edilirken, ülkücülerden 9 kişi idam edildi.

12 Eylül'den sonra idam edilen ülkücülerin idam esnasındaki tavırları incelendiğinde her birinin kendileri nin"şehid" olduğuna inandığıdır. Başkaları ne düşünürse düşünsün, önemli olan onların kendilerini nasıl hissettiğidir. İdam edilen 9 ülkücünün hepsi de idamdan önce Kuran'ı kerim ve Türk Bayrağı istemişler ve ne için öldüklerini böyle ifade etmişler.Vatan ve millet için ölüyorlardı ve ancak devlet onları asıyordu! Hiçbiri bu çelişkiyi düşünmeyecek kadar davalarına bağlı insanlardı. Onlar idam edilebilirdi ama, onlar sayesinde bayrak inmeyecek, ezan susmayacaktı! 

Tam dokuz genç adam. Hayatlarının baharında, ellerinde Kuran ve bayrak ile idam sehpasına çıktılar! 

En gençleri 
 
20 yaşındaydı. Ahmet Kerse, 31 Ocak 1983, Gaziantep Cezaevi'nde idam edildi.
 
Ali Bülent Orkan, 13 Ağustos 1982, Ankara Merkez Kapalı Cezaevi'nde idam edildi. 
 
Cengiz Baktemur, 2 Mayıs, 1982, Elazığ Kapalı Cezaevi'nde idam edildi. 
 
Cevdet Karakuş, 4 Haziran 1981, Elazığ Kapalı Cezaevi'nde idam edildi. 
 
Fikri Arıkan, 27 Mart 1982, Mamak Askeri Cezaevi'nde idam edildi. 
 
Halil Esendağ, 5 Haziran 83, İzmir Buca Cezaevi'nde idam edildi. 
 
İsmet Şahin, Paşakapı Cezaevi'nde idam edildi.
 
Mustafa Pehlivanoğlu, 7 Ekim 1980'de ve 
 
Selçuk Duracık, 5 Haziran 1983'te idam edildi... 

Şimdi... Selçuk Duracık ve Halil Esendağ'ın idam edildikleri 3 Haziran'da radyodan duyuruldu.Ancak onlar gerçekte 5 Haziran'da idam edildiler. Çünkü cezaevinden alınıp iki gün boyunca işkenceye tabi tutuldular! Ülkücülerin vatan ve millet sevgileri sürekli istismar edilmiştir.Mesela İrfan Sönmez, 12 Eylül öncesinde Manisa Ülkü Ocakları Başkanlığı yapmış.O anlatıyor: "Ankara'da Bahçelievler'de çeşitli suçlardan dolayı aranan ülkücülerin kaldığı evler vardı.Buraya zaman zaman resmi görevliler gelerek 'Büyük adam öldürün de kimi öldürürseniz öldürün' diye telkinde bulunuyorlardı." 

Bir ülkücünün idam edileceği haberi o cezaevine geldiği zaman orada sabahlara kadar tekbir getirildiği, ilahiler okunduğu, Kuran seslerinin birbirine karıştığı anlatılır.
Ama aynı zamanda arkadaşları kendi aralarında arkadaşları için kefen parası toplarlardı.Halil Esendağ'ın kefen için parası yoktu. 20 kişi bir araya gelir yine kefen parasını toparlayamazlar.
 
Aralarından birinin nevresimlerini arkadaşları için kefen olarak dikerler. Bu arada idam edilecek kişinin sabah namazına kadar gözüne uyku girmez. Sabah ezanının okunması ile öyle bir uykuya dalar ki öğlene kadar uyanmaz. İdamlar sabah ezanından önce olurmuş! 

Cengiz Baktemur'un idamına saatler kalmıştı. İmam geldi. "Hocam son bir kez dini telkini tekrarlamak isterim" dedi Cengiz Baktemur. Hoca "Bilmiyor musun telkini" dediğinde O, "biliyorum ama eksiğim veya yanlışım varsa düzelteyim istiyorum" dedi.
 
Beyaz idam gömleğini getirdiklerinde uzaklardan sabah ezanı sesi yankılanıyordu.
 
Müsaade istedi ve sabah namazını kıldı. Sonra idam gömleğini giydi ve onu darağacının yanına getirdiler.Son arzusu soruldu. "Bir bayrak ve Kur'an-ı Kerim istiyorum" dedi. Kuran getirildi.
 
Öptü üç defa başına koydu. Küçük de bir bayrak getirmişlerdi.
 
Bayrağı göğüs hizasına kadar kaldırdı, ileri doğru uzattı ve "Ey benim şerefli bayrağım, Ben seni dalgalandırmak için çok mücadele ettim. ama gücüm yetmedi" dedikten sonra öpüp başına koydu. 

Cellat tabureyi tekmeledi. Cengiz can çekişiyordu. Ölüm uzadı. İçlerinden biri "ulan böyle işkence olmaz, tutun kaldırın" dedi. Az sonra cellat yine geldi ve bu defa ipi boynuna tam geçirdi. Ve tabureye bir tekme daha... 

12 Eylül’ün bilançosu: 

Gözaltına alınan kişi: 650 bin. 
 
Açılan dava sayısı:210 bin. 
 
Yargılanan kişi: 230 bin.
 
Hakkında idam istemiyle dava açılan kişi: 7 bin.
 
Verilen idam cezası: 517. 
 
Yargıtay'da onanan idam cezası: 259.
 
İnfaz edilen idam cezası: 49 
 
TCK 141, 142 ve 163'ten yargılanan kişi: 71 bin.
 
Örgüt üyeliğinden yargılanan kişi: 98 bin.
 
Pasaport alamayan kişi: 388 bin. 
 
Vatandaşlıktan çıkarılan: 14 bin.
 
İşkence sonucu ölüm (belgelenen): 171.
 
''Sakıncalı'' gerekçesiyle işten atılan: 30 bin.
 
1402 ile işten atılan öğretmen: 3854.
 
1402 ile görevden alınan öğretim üyesi: 120.
 
Cezaevine konan gazeteci: 31. 
 
Öldürülen gazeteci: 3.

Allahım bir daha ülkemize o kötü günleri yaşatmasın. AMİN !!! 

ÜLKÜCÜ ŞEHİD-Halil ESENDAĞ
 
ÜLKÜCÜ ŞEHİT HALİL ESENDAĞ EYLÜLLERDE ÖLMEDİK EYLÜLLERDE DOGDUK.
 
Halil ESENDAĞ 
 
Manisa'nın Saruhanlı kazasına bağlı Gözlet köyündendi. 21 yaşında olup evliydi. Bir takım olaylara karıştığı iddiasıyla polisler tarafından yakalandı. Tutuklandıktan kısa bir süre sonra, 12 Eylül Mahkemeleri tarafından mahkum edildi. 3 Haziran tarihinde, hakkındaki idam cezasını sabaha karşı infaz edildiğine dair Radyo ve TV.'den yayın yapılmasına rağmen, polisler tarafından cezaevinden alınıp Emniyet Müdürlüğü'ne götürüldü. Burada, "itiraf" etmesi için iki gün boyunca akıl almaz işkenceler yapıldı ve 5 Haziran günü Buca Cezaevi'ne geri getirilip, sabahın ilk saatlerinde asılarak şehit edildi. 
 
İDAM SEHPALARINDAN HAKK'A YÜRÜDÜLER...İzmir’de Şadırvanaltı Camii’nde müezzinlik yapan Kazım Hoca, düşünce ve duygularımın örtüştüğü bir ağabeyimdi. Bir gün kendisini ziyarete gittim. Kazım Hoca müezzin odasında bulunanlarla sohbet ediyordu. Muradiye Camii imamı Abdullah Hoca da oradaymış. Kazım Hoca orada bulunanlara beni tanıştırırken, Ülkücü olduğumu, cezaevinde yattığımı söyleyince, Abdullah Hoca da Halil ile Selçuk’un infazında imam olarak bulunduğunu söyledi. Bu ne güzel bir rastlantıydı Yarabbi... Bir müddet sonra, Abdullah Hoca bana, “Ne mutlu onlara. Allah’ın izniyle onlar şehittir... Her hareketlerine şahit oldum. Ruhlarını nasıl teslim ettiklerine şahit oldum. Tekbir getirerek, Kelime-i şahadet çekerek, ölüme yürüdüler...” dedi. Bir müddet nefeslendikten sonra, olayı başından itibaren anlatmaya başladı:“Daha önce de din görevlisi olarak idam edilen solcu gençlerin infazında bulunmuştum. Onlar infaz sırasında -Allah’a ve dine inanmıyoruz, deyip, telkinde bulunmamı kabul etmemişlerdi. Son arzuları sorulduğunda, kimi kahve, kimi sigara istemişti. Sehpaya giderken de slogan atmışlardı. Onlarda bizim insanlarımızdı. İnancı düşüncesi ne olursa olsun, cezayı hak etsin veya etmesin, gencecik insanların ölümünü seyretmek beni üzüyordu. Solcular, ahiret hayatına inanmıyorlardı ama inandıkları fikirler uğuruna hayatlarını feda ediyorlardı. Bu sebeple fikirlerini benimsemesem de, idealistliklerini taktir ediyordum. Onlar infaz edilirken-Bunların yerinde imanlı bir insan olsa, acaba nasıl davranır?, diye içimden geçirmiştim... Yine bir akşam, sivil memurlar ellerinde telsizlerle evime gelip, -Hocam, bir nikahımız var. Nikah kıymaya gelir misin?, dediler. Otomobillerine binip, Buca Cezaevi’nin önüne gelmiştik. Her taraf asker doluydu. Cezaevinin kapısından girince, infaz yapılacağını anladım. İnfaz heyetinin bulunduğu salona götürüldüm. Savcılar, hakimler, komutanlar, doktorlar, infaz görevlileri oradaydı. Orada bulunanların bir kısmı, heyecanlı bir telaş içindeyken, bir kısmı da üzüntülüydü. Bir müddet sonra, görevliler elleri arkadan kelepçeli olan iki genci getirdiler. Üzerilerinde ayak bileklerine kadar uzanan kolsuz beyaz bir giysi, başlarında beyaz namaz takkesi, ayaklarında beyaz çorap ve terlik vardı. -Selamün Aleyküm, diyerek içeri girmişlerdi. O an çok şaşırmıştım. Onları sanki çok eskiden beri tanıyordum... Orada bulunanların çoğu onlarla helalleşti. Hücrelerinde yazdıkları Vasiyet Mektuplarını İnfaz Savcılığı’na teslim ettiler. Heyet huzurunda doktor, -Sağlık şikayetiniz var mı?, diye sorduğunda ikisi de, -Elhamdülillah taş gibiyiz. Hiç bir şikayetimiz yok, demişti. Son arzuları sorulduğunda, ikisi de cenazelerinin ailelerine teslim edilmesini istemişti. Telkinde bulunmak için yanlarındayken bana çok saygılı davrandılar. Kendilerine, -Kardeşlerim, her insan bu dünyada farklı bir kaderi yaşamaktadır. Dünya bir imtihan koridorudur. Ölüm, ahret hayatına açılan bir kapıdır. Ne mutlu Allah’a iman ederek bu imtihanı tamamlayanlara, dediğimde gözlerine bakmıştım. Gözleri sevinçle parlıyordu. -Az sonra Allah’a kavuşacaksınız, dedim. -Biliyoruz Hocam, biliyoruz; dostlarımıza söyleyin, ölümümüze üzülmesinler, demişlerdi. İkişer rekat namaz kıldılar. Ellerini kaldırıp, son dualarını yaptıkları o anı unutamıyorum... Yüzleri o kadar nurlanmıştı ki... Az sonra görevlilerle infazın yapılacağı bahçeye çıktık. Bahçe projektörlerle aydınlatılmış, ortalık gündüz gibiydi. Sehpalar kurulmuş yağlı urgan parlıyordu. Ürpertici bir manzara vardı... Az sonra iki genç insanın dünyaları değişecekti. Bir an, kendimi onların yerine koydum... Altmışı geçmiş yaşımda, dünyadan alacağım fazla bir lezzet de kalmadığı halde, çok korkmuştum... Heyecandan elimin, ayağımın titrediğini hissediyordum. Böyle bir anda korkmadan, heyecanlanmadan normal olabilmek, kamil bir imana sahip olmayı gerektirirdi... İnfaza önce Selçuk’tan başlandı. Selçuk’un yaftası boynuna asılmıştı. Sehpaya yürümeden göz göze gelmiştik.-Allah’a gidiyorsun Selçuk!, demiştim. Tebessümle başını salladı... Tekbir getiriyordu. Sehpanın altındaki tabureye çıktı. Cellat, boynuna urganı geçirirken, Selçuk Cellat’a bir şeyler söyleyince Cellat, bir an durakladı. Selçuk, sürekli Kelime-i şahadet getiriyordu. Cellat, tabureye vurduğunda, Selçuk urganda asılı olarak bir sağa, bir sola sallanıp, kıbleye doğru boynu bükük bakar halde ruhunu teslim etti. Bir müddet asılı bekletildikten sonra, Savcı askerlerin de yardımıyla, Selçuk’un boynundan urganı çıkardı... Selçuk’u bir masaya yatırdılar. Gözleri bir başka aleme bakıyordu. Gözlerini kapatıp ona Yasin okudum... Daha sonra Halil’i getirdiler. Onun da boynuna yafta takılmıştı. Ona da, -Halil, Allah’a gidiyorsun, dedim. O da, tebessümle başını sallayarak, 
 
-Biliyorum Hocam!, diyerek karşılık verdi ve tekbir getirerek sehpaya yürüdü. Urgan boynuna geçirilirken o da, Cellat’a bir şeyler söyledi. Cellat, aynı tavrı göstermişti. Kelime-i şahadet getirirken Cellat, tabureyi ayağının altından çekti. Halil de, Selçuk gibi boynu bükük kıbleye bakar halde, ruhunu teslim etti. Halil’in de boğazından urganı Savcı çıkardıktan sonra, masaya yatırdılar. Halil’in de gözleri açıktı; sevinçle uzaklara bakıyordu… Gözlerini kapatıp, ona da Yasin okudum. 
 
Mesleğim gereği nice ölü görmüştüm; fakat bunlar hiç ölüye benzemiyordu... Onlarda yorgun bir müminin uyku hali vardı. Selçuk ile Halil’in, Cellat’a ne söylediklerini merak ediyordum. Duvarın kenarında çömelip, önüne bakan Cellat’ın yanına gittim. Halil ile Selçuk’un, ne söylediğini sorduğumda, 
 
-Ben böyle insanlar görmedim. Öncekiler bana küfür ediyordu; bunlar ise, 
 
-Hakkını helal et, dediler... diyerek, içini çekiyırdu'

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.