1. YAZARLAR

  2. Veysel BOĞATEPE

  3. Platon’un Mirasından Covıd-19 Gerçeğine…
Veysel BOĞATEPE

Veysel BOĞATEPE

Site Yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

Platon’un Mirasından Covıd-19 Gerçeğine…

A+A-

 Çin’in Wuhan kasabasında ilk defa ortaya çıkan Covid-19 virüsü aradan bir yıl gibi uzun zaman geçmesine rağmen kontrol altına alınamadığı gibi büyük bir umutla beklenen aşılardan sonra Covid-19 tam anlamıyla bir hayalete dönüştü. Başta Dünya Sağlık Örgütü (WHO) olmak üzere çeşitli bilim kuruluşları ile bilim adamları bir yıl boyunca virüsün mutasyona uğramasıyla hayatın normale döneceğini söyleyip durdular. Virüsün mutasyona uğraması, yani insanın DNA veya RNA’sıyla bağışıklık kazanması durumunda nezle, grip gibi sıradan bir hastalık haline gelecekti. Son derece tehlikeli ve ölümcül olan bu virüsün doğal yollardan insan DNA ya da RNA’sıyla bağışıklık kazanması mümkün olmadığı için aşıya veya ilaca ihtiyaç vardı. Ancak büyük umutlarla dünya genelinde başlatılan kitlesel aşılamanın sonuçları beklenilenden farklı oldu. Toplumları dijital fanusa hapseden, yapay zekâ çalışmalarıyla insanın yerine robotları ikame etmenin tasarımını yapan bilim, inandırıcılığı olmasa da salgın hastalık konusunda çaresiz kalmıştı.

  Aşıların, insan DNA veya RNA’sıyla virüsün bağışıklık kazanmasına yardımcı olacağını sonuçlarının ise hemen alınamayacağını ve dahası yan etkilerinin sonucunda yeni hastalıklar türeyebileceğini anlamak için tıp okumak gerekmiyor. Bu bakımdan bilim kuruluşlarının aşının mutasyona uğramasını beklemeleri makul ve mantıklı bulunabilir fakat bizzat yetkili kurumların konu hakkındaki çelişkili açıklamalarını da dikkate almak gerekiyor. Tıp konusunda en üst kurum olan WHO’nun Avrupa Bölge Direktörü Dr. Hans Kluge, Avrupa kıtasında virüsten her 17 saniyede bir kişinin öldüğünü ve aşıların Covid-19’u tamamen durdurmayacağına işaret ederken diğer yandan aşıların büyük umut olduğunu söyleyerek aslında gerçeği itiraf ediyordu. Aynı kurumun (WHO) Genel Direktörü Dr. Tedros Adhanom Ghebreyesus ise mutasyon geçiren Covid-19’un yeni türünün ciddi hastalık veya ölüme neden olduğuna dair bir kanıt bulunmadığını söylüyordu. İki farklı yetkilinin iki farklı söyleminden anlaşılan şudur; Birincisi; Aşılar, virüsü mutasyona uğratmak için üretilmiştir. İkincisi; Yapılan kitlesel aşılama sonrasında mutasyona uğrayan virüsün yeni bir türü ortaya çıkmıştır. Üçüncüsü; Mevcut aşıların tamamı henüz umut olmanın ötesine geçememiştir.

 

Virüsler neye göre kodlanıyor?

  Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre HCoV-229E, HCoV-OC43, SARS-CoV, HCoV-NL63, HKU1, MERS-CoV ve CCOVID-19 olmak üzere toplam 7 farklı insan Covid-Corona türü virüsü bulunmaktadır. Ancak hepimizin de tanık olduğu üzere Covid-19 dışındakilerin hiçbiri bu kadar uzun sürmediği gibi ölümcül de olmamış, toplumları tecrit altına almamıştı. Virüslerin sayısal kodlama sıralamasında bir düzen görülmüyor ancak MERS-CoV, SARS-CoV ile SARS-CoV-2’nin bileşeni veya karışımı olduğu söylenen Covıd-19’un ortaya çıkmasıyla hayatın kontrol edilmeye başlandığı, kitlesel aşılamadan sonra da yeni bir türün daha ortaya çıktığı artık bilinen gerçeklerdir. Bu gerçeklere şeyin enformasyon ağına entegre edilmesini ve yapay zekâ çalışmalarını da eklediğimiz de virüs hakkındaki şüpheler daha da derinleşmektedir. Bu durumda yanıtını arayan iki soruyla karşılaşıyoruz. Covid, virüsün adı değil de sertifikası, 19 rakamı ise üretildiği yılı ifade ediyor olabilir mi? Her 7 saniyede bir kişi öldüğüne göre Covid-19, gerçekte bir kitle imha silahı olabilir mi? Dünya nüfusunun kontrol edilmek istendiğini dikkate aldığımızda teori, varsayım olarak nitelendirilebilecek bu soruların anlam kazandığı görülecektir. 

   Daha önceki yazılarımda da belirttiğim üzere kişilerin DNA’sı da dâhil olmak üzere barkot sistemiyle biyometrik verilerinin oluşturulduğu dijital düzenle karşı karşıyayız. Başta WHO olmak üzere arkasına saklanan çok uluslu şirketlerde dijital diktatörlüğün otoriteleridir. Şimdilik varsayım ya da teori olarak görülebilir fakat dijital faşizmin, tıpkı NATO ve AB benzeri bir üst “Bilim Kurul” oluşturarak ve her ülkenin bilim kurulunu da bu üst yapıya bağlayarak dünya nüfusunu kontrol edebileceği düşük bir ihtimal değildir. Bu üst kurul, anne karnındaki bir bebeğin dahi doğmadan önce dünya ekonomisine maliyeti, ileride maruz kalacağı hastalıkları önceden tespit edebileceği için o bebeğin akıbetine karar vererek sürdürülebilir bir nüfus planlaması yoluna gidebilir. Böyle bir durumda asırlar öncesinde her devletin, vatandaşlarının üreme eylemlerini denetlemesi gerektiği söyleyen Platon’un öjeni kuramının hayata geçirilebileceğini söylemek yanlış olmayacaktır. 

 

Platon’dan Nazi Almanya'sına uzanan öjeni gerçeği

  İnsanların genetik açıdan kontrol altında tutularak ve ayıklanarak bir insan ırkının ıslah edilmesi, daha sağlıklı ve yetenekli bireylerin üreme düzeyinin arttırılması anlamına gelen öjenik veya öjeni kuramı yaklaşımına göre nasıl ki sağlıklı hayvanlar çiftleştirilerek iyi hayvan cinsleri oluşturuluyorsa insan ırkı da ıslah edilebilir. Yani devlet, kimlerin üreyip kimlerin üremeyeceğine karar vererek en uygun genetik kombinasyonları oluşturarak üstün insan ırkı yaratabilir. Platon’un öjeni kuramını ilk benimseyen ve yayan da evrimsel biyolog ve filozof Ernst Haeckel olmuştur. Üstün ve saf Alman ırkı yaratmak isteyen Haeckel’in Nazi Almanya'sına miras bıraktığı öjeni kuramı ilk defa Adolf Hitler tarafından korkunç bir şekilde pratiğe dökülmüştür. Öjeni tarihini biraz daha geri saracak olursak M. Ö II. Bin yılın sonlarında Mora yarımadasında Dorlar tarafından kurulan Sparta’da yeni doğan bebeklerin yetişkinlerce kontrol edildiğini ve yaşamını sürdürüp sürdüremeyeceğine karar verildiği görülecektir. Hitler’de bu yöntemlerinden dolayı Spartalılara büyük hayranlık duyuyordu. Spartalılarda ki benzer yöntemi Romalılarda uyguluyorlardı. Uygun bulmadıkları bebekleri, Tiber nehrinde boğarak öldürüyorlardı. 

   Tarih her daim tekerrürden ibaret olmaz fakat günümüz gerçeklerine baktığımızda geçmiş ile günümüz arasında benzerliklerin olduğunu söylemek yanlış bir saptama olmayacaktır. Sağlıklı bir toplumun inşası adına dünya nüfusunun biyometrik verilerinin depolanacağı bulut sisteminin uyduya entegre edilmesi durumunda yalnızca ülke sınırları kaldırılmayacak aynı zamanda duyarsızlaşan ve tepkisini yitiren bireylerden sınıfsız topluluklar ortaya çıkacaktır. Kendi içindeki sorunlarla boğuşan üçüncü dünya ülkeleri ise hâkim gücün kolonilerine dönüşeceklerdir. Yeni Dünya düzeninin yapı taşlarını oluşturulan virüs ile aşı gibi yapay zekâ konusunda da yanlış anlaşılmalar vardır. Android ve İos gibi işletim sistemlerinin şu an kısmen de olsa insanları yönlendirdiği, geliştirilmesi durumunda insanlar üzerinde tam kontrol sağlayacağını söyleyebiliriz. Dolayısıyla yapay zekâdan kasıt giyilebilir teknoloji değil, uzun vadede robotların insanları yönlendireceğidir.

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.