1. YAZARLAR

  2. Hakan SÖNMEZ

  3. YÜZYILIN EN BÜYÜK DİN MASALI: İSLAMCILIK / SİYASAL İSLAM
Hakan SÖNMEZ

Hakan SÖNMEZ

Genel Yayın Yönetmeni
Yazarın Tüm Yazıları >

YÜZYILIN EN BÜYÜK DİN MASALI: İSLAMCILIK / SİYASAL İSLAM

A+A-

YÜZYILIN EN BÜYÜK DİN MASALI 'İSLAMCILIK/SİYASAL İSLAM'


Yeni kıtaların keşfinin ardından gelen Sanayi Devrimi ile Batı dünyasının önlenemeyen yükselişi ve Türk İslam Dünyası’nın en büyük temsilcisi olan Osmanlı Devleti’nin her alanda gerilemesiyle Türk İslam coğrafyası üzerindeki aydınlarda büyük tartışmalar, derin fikir ayrılıkları ortaya çıkmıştır. Yaşanan bu müthiş yenilmişlik duygusunun getirdiği sorunların bugün pek çok yüzünü yaşıyoruz. Osmanlı Devleti’nin gerileme ve çöküşü sürecinde birbirini bugün bile etkilemekte olan üç temel akım şunlardır: Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük.


Devleti ayakta tutmak için önce Osmanlıcılık düşüncesi ön plana çıktı. Osmanlı Devleti içindeki Hıristiyan tebaanın özellikle Fransız Devrimi’nden sonra ortaya çıkan milliyetçilik (nasyonalite) hareketleriyle Osmanlı Devleti’nden büyük bir hızla kopması sonucu, Osmanlıcılık fikri hızla etkinliğini yitirdi.


Halifelik kavramı etrafında oluşturulan İslamcılık düşüncesi ile Devleti ve toplumu bir arada tutmak, Batı’nın ezici gücü karşısında ayakta kalmak fikri ön plana çıkmaya başladı. Ancak Batı, Anadolu hariç tüm İslam coğrafyası üzerinde zaten büyük bir egemenlik alanını çoktan yaratmıştı.


Batı; kendi düzleminde yarattığı rönesansın, tüm birikim ve gücünü kendinden geriye kalan dünyaya bir sömürge olarak dayatmıştı. Batı’nın katlanarak artan devasa gücü karşısında eskimiş kurumları, olmayan sanayisi, çürümüş toplumsal yapısıyla Osmanlı’nın pek bir şansı da yoktu zaten. Sonuç olarak Osmanlı Devleti yenildi, dağıldı. Kendi coğrafyasından 40’ın üzerinde devlet çıktı.


Osmanlı Devleti’nin çöküşüyle tam anlamıyla Batı’nın egemenliğine giren İslam coğrafyalarında Müslüman aydınlar varlıklarını devam ettirmek için yeni söylemler, kavramlar geliştirmeye çalıştılar. Müslüman aydınların bu uğraşlarının bir sonucu da Siyasal İslam’dır.


Siyasal İslam kavramı, Batı’da, özellikle 1980’lerden sonra İslam, İslam dünyası ve İslami hareketler üzerinde çalışan şarkiyatçılar tarafından kullanıldı. Siyasal İslam’ın İflası adlıkitabı ile büyük yankı uyandıran Oliver Roy, İslamı, siyasal bir ideoloji olarak algılayan çağdaş İslami hareketleri “İslamcılık” olarak adlandırdı.


Siyasal İslam hareketinin kökleri 1930’lu yıllardan başlatılmaktadır. Teorisyenleri Mısır’daki Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nın kurucusu Hasan El-Benna ve Hint-Pakistan Cemaat-i İslami’nin müessisi Ebu’l Ala Mevdudi’dir. Tunus ve Pakistan’da kendini gösteren ve İran devrimiyle zirvesine çıkan bu hareket, İslam’ın her şeyden önce siyasal bir sistem olduğu fikrini esas alır. İslamcılar, yaptıklarını ve yapacaklarını “öze dönüş” söylemiyle meşrulaştırmaktadır.


Tarık Zafer Tunaya İslamcılık konusunda Türkiye’de çalışma yapan ilk aydındır. İslamcı akımın mücadele ve eylem temelini Doğu-Batı mukayesesinden aldığını, İslam’ın ana ilkelerine dönüşü hedeflediğini belirledikten sonra Türkiye’deki İslamcılığın tarihini biraz daha gerilere götürür Tunaya.


Tunaya; İslamcılık akımını, İkinci Meşrutiyetin düşüncesine hakim siyasal ve ideolojik akımların en etkilisi ve kuvvetlisi olarak görür. O’na göre, İslamcılık akımı tamamen ideolojik ve siyasal bir akımdır.


İdeolojiktir;  müesseseler kuracak bir fikir ve inanç sistemi olduğunu ileri sürmekte, gerçekleştirmek için de sosyal bir hareketi davet etmektedir. Siyasaldır; Osmanlı devletini blok halinde korumak ve bütünlüğünü sürdürmek için de onu belli bir amaca yöneltmek istemektedir. Ancak konuyu yerine oturtabilmek için Türkiye’deki gelişmelerin daha kapsamlı bir “İslami uyanma” ile beraber geliştiği ve bu uyanmanın bir iki asır önce şekillendiğini vurgular Tunaya.


Şerif Mardin’in “İslami nizam” kuramında birleşen bir arayışlar kümesi olarak tarif ettiği İslamcılığı, İsmail Kara, “İslam’ı bir bütün olarak (inanç, ahlak, felsefe, siyaset) ‘yeniden’ hayata hakim kılmak, İslam dünyasını Batı sömürüsünden, zalim ve müstebit yöneticilerden, esaretten, taklitten, hurafelerden kurtarmak; medenileştirmek ve kalkındırmak uğruna yapılan aktivist, modernist ve eklektik yönleri baskın siyasi, fikri ve ilmi çalışmaların, arayışların, teklif çözümlerinin bütününü ihtiva eden bir hareket” olarak tanımlamaktadır.


İslamcılığın önemli bir alt başlığını oluşturan, “Siyasal İslam” ise “aklın ışığında, modern yorumlarla ve ancak siyasal bir yolla İslami değerleri egemen kılma” projesi olarak toplumun önüne sunulmuştur.


İslamcılık düşüncesi İslam toplumları içerisinde hiçbir zaman devletleşemedi. Ancak, Batının sömürgeleştirdiği İslam coğrafyalarında yaşayan aydınlar için İslamcılık düşüncesi, her zaman bir umut olarak varlığını sürdürdü.


Pek çok Müslüman aydın kendi coğrafyalarında Batı’ya karşı direnebilmek için İslam’ın yeniden yükselişini arzuladılar. Hindistan’da Mevdudi, Mısır’da Seyyid Kutup, Hasan El Benna, İran’da Ali Şeriati gibi aydınlar özellikle 20. yüzyılda Batı emperyalizminden kurtuluşun İslam olduğuna yürekten inandılar.Yaşanan İslam’ın gerçek İslam olmadığını, yenilenmesi gerektiğini ifade ettiler.


Bu aydınlar kendi yaşadıkları coğrafyanın getirdiği koşullarda çözümler geliştirdiler. Fikirler ileri sürdüler. Fikirleri, tüm İslam coğrafyasında taraftarlar buldu. Süreçte Batı’nın bugün köktendincilik diye kavramsallaştırdığı Siyasal İslam anlayışı ortaya çıktı.


Anadolu’nun toplumsal ikliminden uzak, kendi bölgeselliğinde Batı’nın eğitiminden geçen Müslüman aydınların Batı’ya karşı oluşturdukları toplumsal tezlerini küreselleştirme çabalarının geldiği son noktadır Siyasal İslamcılık.


Siyasal İslamcılık akımı, Batı karşısındaki keskin duruşuna rağmen hiçbir İslam bölgesinde etkin bir idari başarı sağlayamadı. Batı’nın uzun zaman önce kolonileştirdiği bu İslam coğrafyalarındaki aydınların fikri beslenme kaynakları da zaten Batı’nın kendisiydi. İslamcı aydınların sürekli arzuladığı reformist yaklaşımlar İslam toplumlarında karşılık bulmaktan ziyade, karmaşıklık ve kargaşa oluşturdu.


Oluşan yenilmişlik ve ezilmişlik duygusu, Siyasal İslamcı aydınların devlet ve yönetim aygıtına yaptığı savaşı –cihadı- özendiren temelli eleştirel yaklaşımları sonucunda özellikle peşlerinden giden genç kitlelerde büyük savrulmalara, kendinden başka herkese yönelik aşırı nefret duygularının iyice kökleşmesine neden oldu.


Siyasal İslam’ın yaman savunucularından Hayrettin Karaman; “Kendi halinde ‘müslümanca’ yaşamaya çalışan, İslam'ı kendi aile hayatında bile yaşatmayı dert edinmeyen müslümanlara ‘islamcı’ demiyorum. İslam’ı en yakınından başlayarak en uzaklara kadar yaymayı, sahih İslam'ı bozulmaktan ve hayatta eksilmekten korumayı dert ve dâva edinen, bu dert ve dâva uğrunda maddi ve manevi fedakârlıklarda bulunan kimselere İslamcı diyorum” diyerek, mütedeyyin Müslümanları küçümseyip, Siyasal İslamcılığın “cihat-savaş” kültürüne yaptığı göndermelerle bir anlamda IŞİD gerçeğinin ipuçlarını da veriyordu.


Küresel anlamda siyasal İslamcılığın bugün dünya genelinde geldiği nokta, El Kaide ve IŞİD ile örneklendirilecek olan terörizmdir. Müslüman eşittir terörist anlayışı dünyaya Batı tezi olarak hakim kılınmışsa, bunda Batı sömürgesinde yetişen İslamcı aydınların, İslam’ı siyasallaştırma çabalarının büyük katkısı vardır.


Maalesef öznenin ve yüklemin olmadığı bir cümle gibidir bugün İslam.


İslam coğrafyası genelinde bugün oluşmuş tüm devletler içinde bedel ödeyerek var olmuş tek devlet Türkiye’dir. Ancak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş formasyonu İslamcı aydınlar tarafından bir türlü kabul görmemiştir.


Kuruluş temelinde oluşan laiklik düşüncesi İslamcı aydınların büyük tepkisini çekmiş, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kafir devlet olarak nitelendirmişlerdir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, İslamcı aydınların önemli bir kısmı tarafından Dar’ülHarb, yani savaşılması gereken bir ülkedir.


Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir İslam devleti olmadığı düşüncesiyle her alanda önemli bir muhalefet olarak varlığını sürdürmüştür İslamcılık. Sebil-ür Reşat Gazetesi’nden başlayarak bugüne kadar pek çok dergi ve yayında edebi, siyasi, mizahi eleştirel duruş sergilenmiştir.İslamcı aydın derinden bir karşı duruşuna rağmen Türk siyasetine ve fikir hayatına katkı vermiştir.


Cumhuriyete kuruluşundan beri karşı duruş sergileyen ancak, devletin bekasını da arzulayan İslamcılık düşüncesini benimseyen aydınların, 1980 İran Devrimi’nden sonra ortaya çıkan Siyasal İslamcılık hareketine fazla direnemedikleri de gözlenmektedir.


Siyasal İslamcılık hareketi zamanla İslamcı aydınlar üzerinde etkinliğini artırmış, özellikle İran İslam Devrimi sonrasında Türkiye’de İslamcılık hareketi Siyasal İslamcılığa doğru hızla evrilmeye başlamıştır.


Özellikle Mısır’da Müslüman Kardeşlerin kurucusu Seyyid Kutup, Hasan El Benna, Pakistan’da Mevdudi, İran’da Ali Şeriati gibi aydınlar Türkiye’de inanç değerlerini yeniden keşfetmek isteyen gençler arasında büyük bir yer tutmaya başlamıştı. Batı’nın fundamentalizm (kökten dincilik) olarak nitelendirdiği bu yeni yaklaşımla birlikte; tarikat, cemaat bağlamında gelişen İslamcılık düşüncesi, yerini Batı’nın birikimiyle yoğrulmuş Siyasal İslamcılığa bırakmıştır.


İslamcılığın pasifizminden sıkılmış Türkiye’de ve dünyada büyük bir İslam Devrimi hayaliyle yanıp tutuşan bu gençlerden pek çok yazar, şair, felsefeci çıkmıştır. Bu yeni İslamcı gençlik bir yandan laik, kafir devlete karşı siyasal İslamcılık temelli toplumsal bir söylem geliştirirken, bir yandan da parasız cihadın olamayacağı düşüncesiyle eski İslamcı ağabeylerinin yolundan gitmekte bir beis görmemişlerdir.


Türk siyasi hayatının pek çok skandal ile çalkalandığı, yolsuzluk ve yoksulluğun had safhaya çıktığı zamanda Refah Partisi ile yükselişe geçen İslamcılık hareketi, ciddi bir oy potansiyeli yakalayıp koalisyon ile iktidara geldi. Devletin oluşturduğu karşı refleks ile Refah Partisi’nin kapatılması sonucunda, geleneksel İslamcılık ile Siyasal İslamcılar arasında da artık geri dönülmez bir yol ayrımı başlamıştı.


İslamcı Hareketin siyasi lideri olan Necmettin Erbakan’ın söylemiyle iktidar olunamayacağına inanan pek çok İslamcı siyasetçi ve aydın, siyasal İslamcılığın yeni yükselen değerine, yani Recep Tayyip Erdoğan’a yöneldi.


İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı kazanarak siyaset arenasında büyük bir başarı gösteren Recep Tayyip Erdoğan, artık yaşlanmış olan Erbakan’ın yerine çıkacak olan tek isimdi.


Pek çok ülkeden büyük olan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı kazanmış olan Erdoğan’ın etrafında kümelenen İslamcılar, Belediye’nin kaynaklarını oldukça iyi kullanmışlardır. Köhne bir belediyecilik, şehircilik anlayışına mahkum edilen İstanbullular, bir çok alanda yeni hizmetler sunan, İstanbul’a gözle görünür katkılar yapan, Belediye ile halkı buluşturan bu yeni kadronun çalışmalarından memnundur.


İstanbul Büyükşehir Belediyesi’den yetişen bu kadro çevresinde, Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde geleneksel İslamcı, Siyasal İslamcı büyük bir birleşmeye sahne olmuştur.


Recep Tayyip Erdoğan’ın liderlik performansı; cemaat, tarikat bağlamında İslamcı geleneği kendisine bağlarken, reformist siyasal İslamcıları da bir mıknatıs gibi çekmiştir.


Yeni Şafak Yazarı Kemal Öztürk bu dönemi şöyle ifade etmektedir: “Devlet memuru olmak kavramı yıllarca yabancı geldi bize. Erbakan'ın kurduğu hükümetler, yabancılığı kırsa da asıl değişim ve dönüşümü R. Tayyip Erdoğan yapmıştır. Erdoğan, belediye başkanlığıdöneminde İslamcı aydınları, fikir adamlarını, akademisyenleri sistemin içine çekti ve dönüşümün daha hızlı olmasını sağladı. Ardından kurduğu AK Parti'de İslamcı aydınlara önemli roller oynama fırsatı verdi. Onlar da Türkiye'nin değişim ve dönüşümünü sağlayan reformların oluşumunda büyük fikri katkılar sağladı. Bir çoğu Ankara'ya gelerek bürokrasi ve siyasette kritik görevler üstlendi.”


Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul başarısı ülke genelindeki muhafazakar tabanda da ciddi bir karşılık bulmuştur. İstanbul’dan elde edilen ekonomik güçle büyüyen İslamcı/Siyasal İslamcı hareket hızla partileşerek Türkiye’nin siyasal merkezine oturmuştur.


Bugün AKP temelde toplumun sağ kesimi olarak nitelendirilen büyük çoğunluğunun partisidir. Yönetim yapısının temelinde ise siyasal İslamcılar başat rol üstlenmektedir.


İslamcılar ve siyasal İslamcılar, tabanda muhafazakarlardan, ekonomide liberallerden büyük destek alan AK Parti’nin yükselişini iyi değerlendirdiler. Devlet’in kurumları ve yönetim yapısını değiştirmek için oldukça sağlam bir zemin buldular.


Bugün “paralel” olarak nitelendirilen Cemaat ile siyasal İslamcılar, devletin kurumsal yapısını dönüştürmek için beraber kolları sıvadı. Cumhuriyet’in temelini oluşturan TSK, hayallerindeki İslam Devleti’nin en büyük engeliydi. Türk Milleti adına hüküm veren Yargı’ya yapılan yatırımlar sayesinde bu engeli aştılar. Cemaat ile yapılan işbirliğinin getirdiği güç inanılmazdı. Ancak, cemaatin hedefi başka, siyasal İslamcıların hedefi ise başkaydı. Arka planda yaşanan çekişme, sonunda 17-25 Aralık’ta patlayarak büyük bir ayrışmayı da beraberinde getirdi.


İslamcı/Siyasal İslamcı hareketin, kaynağı bugün hala tam anlaşılamayan bir “Arap Baharı” rüzgarıyla, özellikle Afrika ve Ortadoğu ekseninde gelişen büyük siyasi değişimi yönlendirme uğraşıyla ortaya koydukları Dış Politika siyasetlerinin iflas etmesi, kendi fikri varlık ve derinliklerini yeniden sorgulamalarına neden oldu. Küresel oyuncuların büyüklüğünü bu süreçte çok net gördüler.


İslamcıların ve siyasal İslamcıların hedefledikleri devlet modelinin uygulanabilirliliğinin  artık kendi içlerinde de anlamını yitirmesi ciddi bir hayal kırıklığına yol açmıştır.


Recep Tayyip Erdoğan’ın yakın zamana kadar sürekli tekrarladığı, ancak Cumhurbaşkanlığı’ndan sonra unutmuş gözüktüğü “tek millet, tek devlet, tek bayrak” kavramını kullanmasının arka planını Abdülbaki Erdoğmuş’un“İslamcılık Üzerine” yazısındaki şu ifadelerden anlamak mümkün olacaktır: “Milliyetçilik ve ulusçuluk bağlamında İslamcılık da modern dünyanın meşru bir ideolojisi olarak Müslümanların da İslam devletine sahip olmasını savunur. Bu tez, İslam üzerinden devlete, dünyaya egemen olmayı hedefleyen ve ittihad-ı İslam’ı savunan bir Müslüman milliyetçiliğidir.”


İslam coğrafyalarında yaşanan kargaşalar ve Batının kesin bir hükümranlık ilanı karşısında yapabilecek çok fazla bir şeyi kalmadığını gören İslamcı stratejistlerin bugün, içine düştükleri durumu tevil ve kurtarmak için yaptıkları hamleler de oldukça dikkat çekiyor. Geleneksel İslamcı retoriği temsil etmeye çalışan aydınlar ile siyasal İslamcı aydınlar arasında büyük bir tartışma oluşmuş durumda. Herkesin birbirini suçladığı garip bir metafor bu.


Varoluşlarından bu zamana kadar sürekli devlet aygıtı ile kavgalı olan İslamcı aydınlarımızın bir kısmı bugün, “devletin-nizamın” yanında olmanın gerekliliğini savunurken, iflas edenin İslam değil İslamcılık veya siyasal İslamcılık olduğunu özellikle vurgulamak ihtiyacı hissediyor. İnanç temelli koruma refleksi geliştiren bu İslamcı aydınlarımız, ülke ve dünya genelinde yaşanan tablo karşısında kendilerince bir çıkar yol bulmaya çalışıyor.


Zaman Gazetesi yazarlarından Ahmet Turan Alkan, Siyasal İslamcılık üzerine yaptığı eleştirel yazısında; “Günümüzdeki ‘İslam devleti' uygulamalarını görüntüyü bozmasın diye hesaba katmıyorum: Suudi Arabistan, Körfez emirlikleri, Pakistan ve İran'da kurulan Müslüman hükümetleri, dünyanın her yerinde ve her zamanında rastlayabileceğimiz tipik saltanat modelinin sıradan örnekleri olmaktan öteye geçemedi. Son olarak Irak ve Suriye topraklarında fiilî iktidar kuran IŞİD, radikal bir yorumla Selefi bir hükümet modelinin dünyaya ne gibi şeyler (!) vaat ettiği konusunda çok kötü bir örnek verdi” diyerek İslamcı veya Siyasal İslamcı siyasetin sığlığını ortaya koyuyor.


Tarikat, cemaat temelinden gelen geleneksel İslamcıların bu eleştirilerine karşı, Siyasal İslamcılar da özellikle, İslamcılığın en temel kaidesi olan “ümmet” fikri üzerinden cevap vermeye çalışıyorlar. Geleneksel İslamcı düşünceyi “milliyetçileşmekle” eleştiren siyasal İslamcılar, geleneksel İslamcıları “ümmet” kavramını ortadan kaldırmaya çalışmakla suçluyor.


Yeni Şafak Yazarı Akif Emre yazısında; “Ümmet fikri öldü mü sorusu aynı anda ümmetçilik ideali öldü mü sorusuyla eşdeğer. Ümmetçilik fikriyatının, idealinin öldüğünü dile getirenler aynı zamanda ‘İslamcılık öldü’ demeye getiriyorlar. İslamcılığın öldüğü tezini işleyen ‘sonlu retorik’ciler ümmet fikriyatını, ülküsünü de tarihin boşluğuna terk etmek niyetinde olanlardır” yazarak geleneksel İslamcılara bu eleştirileri açıkça yöneltiyor.


İslamcı aydınlardan İlhami Atmaca, İslamcıların içinde bulundukları sığlık açmazını şu sözlerle dile getiriyor: “İslâmcıların varlıklarını gösterebildikleri tek alanın, ‘hatta biricik alanın’ şiir olduğu gerçeğini onlar da inkâr etmiyor. En azından ‘yakın zamana’ kadar öyleydi. Biz de inkâr etmeyelim, şiir dışında varlık göstermiş ‘hikayeci, romancı, resim sanatçısı yahut grafik sanatçımız yok. İslâmcı bazı şair ve yazarların, kimi solcu şair ve yazarlarla ‘temas’ kurduğunu görüyoruz. Bu teması ‘ahbaplık’ düzeyine de vardırıyor, ortak projeler bile yapıyorlar. Bunda hiç bir beis yok. İslamcıların çaba ve özverileriyle gerçekleşen bu diyalogların, sonra ‘neye dönüştüğüne’ de şahit oluyoruz. İçinde neşet ettikleri kültüre de, eski dostluklarına da sırt çeviriyor. ‘İslâmcı mutantlara’ dönüşüyorlar.”


İslamcı retoriği çok iyi bilen, pek çoğu eski dostu olan yazar Nihat Gençİslamcı Erol Niçin Çıldırdı kitabıyla ilgili söyleşide şöyle diyor: “Otuz yıl sonra bugün rahatlıkla söyleyebileceğim son söz, İslamcılık saflığını kesinlikle kaybetmiştir, bozulan bu ahlak, dine geleneğe sosyal siyasi tutumlarımıza köklü değişimlere sebep olmadan, yazarı çizeriyle felsefi psikolojik masaya yatırılmalı, bir yazar olarak İslamcı Erol'la, İslamcılığı ahlaksızlık yaydığı gazetelerden ekranlardan kulağından tutup teşhis masasına getirtmeye çalışıyorum, siyasetten arınmış, üzerinde yeni baştan sil baştan konuşabilmek için...İslamcılık yeni yetişen kendi çocukları üzerinde henüz ilk kuşakta büyük hayal kırıklıkları yaşattı.. İstedim ki bu genç nesil hayal kırıklıklarını tek başlarına yaşamasınlar, evrene ve kendilerine sordukları amansız sorularda yalnız değiller, hepimiz yıkıldık ve sarsıldık. Bu muazzam hayal kırıklığını birlikte yaşıyoruz.”


Cemaatin kalemşörlerinden Mümtazer Türköne,“İslamcılığın görevi neydi?” başlıklı yazısında Türkiye’deki siyasal İslamcıların küresel aktör olma hevesiyle oluşturdukları stratejilerin sığlığını net bir şekilde ortaya koyuyor:“Asıl problem ideoloji ve pratik arasındaki uyumda yatıyor. Türkiye'de devletin içine yerleşmiş, devletin İslamcıları tarafından temsil edilmiş ve devlet rantıyla beslenmiş AK Parti İslâmcıları kendi kirli tecrübelerinden bir teori çıkarttılar ve bu çerden-çöpten teoriyi Mısır'da pratiğe dönüştürdüler. Mısır'da İhvan-ı Müslimîn'in, Sisi diktası altında başına gelen acımasız baskı ve şiddet doğrudan bu pratiğin eseri, AK Parti'nin İslâmcı teorisyenlerinin bu neticede çok büyük katkıları var. İhvan geleneği tıpkı Risale-i Nur veya Hizmet Hareketi gibi, -Mısır'ın Türkiye'ye göre daha boğucu şartlarında-  sivil ve sosyal bir hareket olarak gelişip kökleşmiş iken, AK Parti onlara (Troçkist kesintisiz devrim mantığı ile) “devlet İslâmcılığı- ihraç etti. Bunu bi'lfiil yaptı ve Mursi onları gerçekten dinledi. Böylece İhvan, önüne gelen fırsatı AK Parti'nin iğvasıyla yanlış okudu ve kendi geleneğinin dışında savruldu. Demek bir Hayrettin Karaman'ları yoktu.”


Yeni Şafak Gazetesi yazarlarından Kemal Öztürk,“İslamcılar devletçi mi oldular?” yazısında yaptığı özeleştiride, Türkiye’deki İslamcı siyasetin iktidar ile buluşması sonrasında ortaya çıkan kırılmayı oldukça iyi özetliyor aslında.


Öztürk,“Devleti sevmiyorduk. Hele tahta coplar, emniyet ve yargının bize davranışı sonrası nefret eder hale gelmiştik. Hiçbir zaman memur olmayı, devlette çalışmayı düşünmedik, hatta günah saydık. Devleti soğuk, katı, yabancı, öteki olarak görüyorduk. Devletin de İslamcıları kendine çok yakın hissettiği söylenemezdi... O zamanlar, eylem sonrası kafamızda bandajlarla okula giderken, devleti adeta kutsal sayan Gülen Cemaati'nin şakirtleri, bize nefretle bakardı. Biz de onları ‘devletçi olmakla’, ‘devletin adamları’ olmakla suçlardık. Ne gariptir ki şimdi onlar bizi ‘devletçi’ olmakla suçluyor. Kendileri şu anda ‘neci’ onu henüz anlayabilmiş değilim” derken, ülke dışı İslamcı aydınların üzerlerindeki etkilerini de şöyle ifade ediyordu:“Kabul edelim ki İslamcıların fikri beslenme şekli karmaşık ve farklıydı.İslam dünyasında; Selefi akımları, İran'ın devrimci fikirlerini, İhvan hareketini aynı anda ve biriniötekileştirmeden okuyan tek akım, Türkiye İslamcılarıdır. Yine Türkiye'de sol düşünce hareketini ve modernizm eleştirisini de en iyi takip edenler aynı ekipti. Bu nedenledir ki, kafası biraz karışık olsa da, mezhep, tarikat, cemaat, etnik kimlik taassupları hiç olmamıştır.”


Devlet aygıtı üzerinde bugün dilediği gibi hüküm sürenİslamcı ve siyasal İslamcılar bugün, salt “İslamcı” argümanlar ile bir geleceklerinin olmadığının farkına varmaya başlamış gibiler. Türkiye’yi kendi siyasal İslam devletinin beşiğini gibi gören bu yapının, küresel anlamda ortaya koyduğu bir toplum ve devlet yapısını oluşturamaması, büyük iddia sahibi oldukları İslam Devleti hedefinden, sadece mevcut yapıyı ve iktidarlarını koruma uğraşı gibi basit bir temele indirgemiştir. 13 yıllık kesintisiz AKP iktidarı döneminde hala istedikleri İslami Devrim bir türlü gerçekleşemediği gibi, kendileri de ciddi dönüşümlere uğramıştır.


İşte bu dönüşümlerin sonucu İslamcılar ve siyasal İslamcılar için, ortada sadece tevil siyaseti kalmış bir “İslamcılık” gerçeğini sindirmek elbette ki oldukça zordur.


Varoluşundan beri devlete, kurumlara düşman olan siyasal İslamcılığın “kafir devlet” izdüşümünde yarattığı kendi ahlakının çerçevesini Levent Gültekin oldukça iyi özetliyor.


“Dindarlığın bir parolaya dönüştüğünü ve o parola sayesinde ele geçen imkanlarla milletin çocuklarının hakkını gasp edip milletin aleyhine kullandıklarını”söyleyen Gültekin; “Sana ve dine hizmet etmek için varız diyerek sınav sorularını çaldılar. O parolaya uyanları polis yaptılar. Savcı yaptılar. Öğretmen yaptılar. Hakim yaptılar.  Bütün bunları yaparken senin de Müslüman ve bu ülkenin bir evladı olduğunu görmezden geldiler. Senden topladıkları parayla lüks ve şatafat içinde dindarlık sürerken sana, gerçek dindarlığın ‘bir lokma bir hırka’ olduğunu öğütlediler” diyerek İslamcı ahlakın temeline ciddi bir gönderme yapıyor.


Hayatı İslamcıların içinde geçmiş birisi olan Levent Gültekin özetle;“Yıllarca dindarlardan iş yapacağız, ümmete hizmet edeceğiz diyerek para toplayan cemaat, dini grup ve tarikatlerin, gelişen iletişim ağında etkinliklerinin azalması üzerine, STK adı altında ‘yardım kuruluşları’ imdatlarına yetişiverdi. Hemen her cemaat, tarikat, dini grup birer yardım kuruluşu kuruverdi”diyerek şöyle devam ediyor yazısında:“Çünkü yoksuzlarla yardım yapmak için para toplamak daha kolaydı. Para, para, para… Sürekli para istiyor, paraları yığıyor ve parayla sevabı, inancı, dindarlığı ölçüyorlardı. İslam hizmet etmek diye bir vazife bulmuşlardı. Bundan dolayı, gelen yardımları istedikleri gibi kullanmayı kendilerinde hak görüyorlardı. Mesela Deniz Feneri, Kanal 7’yi finanse etsin diye kurulmuştu. Kimse Yok Mu Derneği Gülen Cemaatini finanse etmek için kurulmuştu.”.


Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ilkelerinden “Türk Milliyetçiliği” fikrine karşı “ümmetçi” bakış açısını hayatının temeline alan İslamcıların, Mustafa Kemal Atatürk’ün akıl hocası Ziya Gökalp’e karşı reddiye koymaları için Nurettin Topçu’ya sarılmaları boşuna değildir. Batı’nın tüm değerlerinin toptan kabulü veya toptan reddini savunan Topçu’nun bu yaklaşımı  İslamcılar için iyi bir basamak olmuştur.


Cumhuriyet; Ziya Gökalp’in Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak kitabındaki fikri temeller üzerine kurulmuştur. Gökalp, hars ile medeniyet arasında bir ayrıma gitmiş, harsın milli olduğunu, medeniyetin ise beynelmilel olduğunu savunmuştur: "Hars, sadece bir milletin dinî, hukukî, iktisadî ve fennî hayatlarının ahenkdar bir mecmuasıdır. Medeniyet ise birçok milletin içtimai hayatlarının müşterek mecmuudur. Meselâ Avrupa ve Amerika mamuresinde bütün Avrupalı milletler arasında müşterek bir (garp medeniyeti) vardır. Bu medeniyetin içinde birbirinden ayrı ve müstakil olmak üzere bir İngiliz harsı, bir Fransız harsı, bir Alman harsı mevcuttur.”


Gökalp’in bu yaklaşımının temelinde Türk kimliğinin varlığını her koşulda devam ettirmesi arzusu vardı. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, yıkılan Osmanlı’dan arta kalan Anadolu’dan, Batı’nın egemenliği altında ezilen tüm dünyaya ilham veren “Kurtuluş Savaşı” ile varlığını ilan etmiştir.


Bu yeni Cumhuriyet’e Türk İslam coğrafyasından milyonlar, katledilerek, sürülerek, kovularak geldiler.


Mustafa Kemal Atatürk, Devlet yapısını tabiri caiz ise Batı normlarına göre yeniden formatlamıştır. Devletin ve milletin başka türlü ayakta kalamayacağına inanmıştır. Türk kimliğini temel alan ve “Ne mutlu Türk’üm diye” ile “Yurtta Barış Dünyada Barış” sloganlarıyla özdeşleştirilecek bir idari ve toplumsal mekanizma ortaya koymuştur.


Ziya Gökalp’in medeniyet ile kültürü birbirinden ayrıştırması sonucu, medeniyetin dinle bağlantısını kopardığını iddia eden İslamcıların öykündüğü Nurettin Topçu ise, Gökalp’in bu noktadan sonra Batı biliminin meşruiyetini dinen sorgulanmasının, sömürgeciliğe dayalı Batı sanayileşmesine eleştirel yaklaşmanın imkansız olduğunu düşünmektedir. Topçu’ya göre Gökalp’in hars-medeniyet ayrıştırması sosyolojik bir hatadır.


Gökalp, Türkleşmek ve İslâmlaşmak arasında bir çatışma olmadığı gibi, bunlarla modernleşme arasında da tezatlık olmadığı görüşündedir. Gökalp, Türkleşmek, İslâmlaşmak ve modernleşmek olarak üç süreç ortaya koyar. Türkleşme aşamasında Türk kültürüne ait masallar, destanlar vs. ile milli tarih bilinci oluşturulur. Bundan sonra sıra İslâmlaşmaya gelir. Bu aşamada kelam, fıkıh ve tasavvuf konularına yoğunlaşılır. Son olarak ise modernleşme aşamasında modern bilim ve yöntemler ile felsefî birikimlere ulaşılmaya çalışılır. Bunlara ulaşan toplumların geçtiği aşamalar araştırılır.


Batı'nın ilmini, teknolojisini alıp kültür ve ahlâkını almama düşüncesi Nurettin Topçu tarafından reddedilir. Topçu şunları söyler: “Medeniyet, satın alınır zannettik, elbiseyi aldık, insanı göremedik. Hazır aldığımız bu teknik, sahibi tarafından kullanılamayan, sahibine yabancı bir gizli el tarafından sahibinin hesabına ve onun varlığında kullanılan bir bıçak gibi benliğimizde yaralar açtı.”


Nurettin Topçu’nun modernitesi ile ümmetçi temelli İslamcılığı bütünleştirmek isteyen ve böylece büyük bir İslam Devleti bünyesinde yeniden İslam Medeniyetini  arzulayan İslamcıların bugün elinde kalan şey peçe takmadığı için kafasına sıkılarak öldürülen kadının resmini çektikleri iPhone’larıdır.


İslamcı ve siyasal İslamcı retoriğin ürettiği IŞİD’in yarattığı hayal kırıklığı yüz yılı geçkin bir süredir sahnede olan İslamcılık ve Siyasal İslamcılığın iflasının resmidir aynı zamanda.


Anadolu’da Yunus Emre, Mevlana, Hacı Bektaş-ı Veli gibi İslamın kültür ve hoşgörü ekolleri dururken, batı normlarında bir İslam üretmek fikrine kapılan İslamcı ve siyasal İslamcılar, bugün İŞİD duvarına çarpmışlardır.


İslam Devleti kurmak hayali ile uğraş veren ve milyonlarca müslümanı peşinden sürükleyen Siyasal İslamcılar Türkiye özelinde ise “İslam Devleti kuramadık bari ‘Devleti’ yiyelim şu ahir ömrümüzde” bataklığına düşmüşlerdir.



KAYNAKÇA:

KARA, İsmail, Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi, C. I.Risale Yayınları, İstanbul, 1987.

MARDİN, Şerif, Türkiye’de Din ve Siyaset, İletişim Yayınları, İstanbul, 1995.

TOPÇU, Nurettin,  Kültür ve Medeniyet, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2004.

TUNAYA, Tarık Zafer, İslamcılık Akımı, Simavi Yayınları, İstanbul, 1991.

Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Hazırlayan: Mehmet Kaplan, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1990.

 -Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014.


Hakan Sönmez  / siyasetcafe.com

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
2 Yorum