Zeki KILIÇ

Zeki KILIÇ

BABALAR GÜNÜNDE BABAMA DAİR

BABALAR GÜNÜNDE BABAMA DAİR

Elle tutulan, gözle görülen bir şey değil aslında “Umut”. 

 
Varlığını heveslerimize, isteklerimize bağladığımız bir olabilirliğin adı.
 
Kimisi için amaç, kimisi için araç…
 
Bir özlemin nihayeti benim için…
 
Umut kavramının bendeki somut hali:
 
Yürek çeperimin kapladığı bütün alanın ilk sevdiği,
 
Öyle biri olmalıyım dediğim, 
 
Öyle biri olmak için hâlâ çabaladığım ama olamayacağımı bildiğim, olamadığım için de kahretmediğim insan.
 
Her daim hüzne çalan gözlerinde, yüzüme bakarken ışıyacak bir tebessümün ihtimaline bile, mübalağasız, aldığım ve alacağım bütün nefesleri vermeye razı olduğum adam:
 
Babam…
 
Can Yücel’in o meşhur şiirindeki:
 
“Ben hayatta en çok babamı sevdim” mısraındaki çocuğum ben. 

Sahi, siz benim babamı bilmezsiniz değil mi?
 
Bunun için sizi suçlayamam da.
 
Hem nereden bileceksiniz ki:
 
Gazetelere manşet olduğu yada bir haber programında boy gösterdiği vaki değil.
 
Hakkını alırken de başkalarının hakkını verirken de usule göre hareket eden;
 
Rıza-ı Bar-i İlahi için yaşamanın gereği, sessiz sedasız bir hayatı tercih eden birinin bilinmemesi de gayet doğal. 
 
Tıpkı sizin babalarınızın bilinmediği gibi…

Siz benim babamı bilmezsiniz, evet.
 
Yaşadıklarını, yaşamak istediklerini de…
 
Siyasetin şu cafcaflı günlerine; adaletin mum ışığında arandığı; kavga ve gürültünün ekranlardan evlere, gazete sayfalarından sokaklara taştığı şu yıkılası zamana inat, gelin ben size- ilk günlerden bu güne, aklımda kalan bir iki pasajla, babamı anlatayım, siz de babalarınıza pay çıkarın bu hafta.

Tencerede pişirilip kapağında yenildiği günlerin ayazına doğduğumun iki yıl sonrası imiş O’nun gurbetinin, benim hasretimin başladığı zaman dilimi.
Yüksel Özkasap’ın “Almanya Zalim Gurbet” türküsünün gizli kahramanlarından biri de benim babam anlayacağınız.
 
Gidiş sebebi, bütün gidişler ile aynı…
 
Dört çocuğun geleceği kaygısı…
 
Ben babamın kara gözlüsü, son beşiği o demler.
 
Bundan mütevellit Cevahir ninemin kucağında: “Yaşar’ın emaneti” olmak ayrıcalığıyla hep korunanı…
 
Başucumda bir fotoğrafı var.
 
Bizim asfaltı sadece İngilizce bir kelime olarak bildiğimiz yetmişlerin Ağrı’sının aksine geniş ve asfaltla kaplı bir yolda, günün modasına uygun omuzlarına dökülmeye yakın saçları, kahverengi takım elbisesiyle bütün yolun hâkimi gibi heybetli duran, gönlümün cihan pehlivanı babamın fotoğrafı…
 
Adı evde her anıldığında bulutlu gözlerle dönüp baktığım; 
 
Başkalarının babası her akşam çocuklarının yanına gelirken O’nun niye gelmediğine anlam veremediğim; 
 
Adına tatil denilen zamanda geleceği için, ne olduğunu bilmediğim bu tatilin gelişini dört gözle beklediğim; 
 
Kucağında uyumayı Alman çikolatalarının lezzetinden daha çok sevdiğim babam…
 
O günlere dair ilk isyanım:
 
Babam gitti diye, annemin benim için yaptığı kaz tüyü yastığı, 
 
Evde benden başkasının kullanmasının yasak olduğu küçük yemek kaşığımı,
 
Babamın Almanya’dan benim için getirdiğini söylediği o yassı teybi alıp halama göç edişim, evi ilk terk edişim. 
 
Ninemin vefatından sonra, bizi yanına alışıyla biten hasret günlerinin mutluluğu sonra. 
 
Başımı göğsüne yaslayıp, kalp atışlarını dinlemenin derin huzuru…
 
O, evde yokken askıda duran kocaman ceketini küçük bedenime giyip, ayna karşısında, O’nun gibi poz verişim…
 
Topuğumdan saç telime bütün hücrelerimde hissettiğim, nefesinin melteminin sağladığı eminlik hissi…
 
Benim için her şeyin sahibi, her şey olan babam.
 
İlk milliyetçi duygularımın da tabii…
 
“Kendi milletine hizmet et, gâvura hizmetçi olma” diye, ablalarımı ve yedi yıl sonra tahtımı (son beşik) elimden alan birkaç aylık kardeşimi yanında koyup beni geri yollayışı… 
 
Geldiği her tatilin son günü “O gidiyor” diye, kimsenin beni bulamayacağı kuytularda “Baba!” diye ağlayışlarım. 
 
Ve çocuk yaşımda, O’nun gibi olmak için mi, O’na inat mı bilmem, kendimi gurbete atışım. Yatılı ortaokul zamanlarım.
 
Belki bir parça asiliğimin de sebebi, 
 
İçimde usul usul kaynayan hep bir baba özlemi…

Uzatmayalım lafı, yaş kemale erdikçe benim için benden ayrı kalmasının ne denli bir fedakârlık olduğunu fehmetme dönemlerime denk gelen Dosto’nun o veciz sözünün bir balyoz gibi başıma inişi:
 
“Kötü ama yaşayan bir baba, iyi ama ölü bir babadan daha iyidir”in yüreğimdeki babasızlık korkusunu uçuruma dönüştürmesinin yankısıyla belki, yıllar sonra yeniden buluşmamız.  
 
Babamın, geleneğinde tesiri ile belli etmemek için bir kaya gibi sert duruşunu, gözlerindeki evladını görme sevincini kendisine fark ettirmediğim için bilmediği o hazzı gizli gizli yaşadığım yılların sonunda geldiğimiz son nokta:
 
Bu kez benim O’nu bırakıp gurbete gidişim…
 
Onunkiyle aynı kaygılardan ötürü –evladın geleceği meselesi yani- O’nu terk edişim…
 
Şimdi babamla ben,  O’nun, bana söyleyemediği ama hep abime yada ablama söylettiği “Ne zaman geleceksin?” kaygısı, benim hep bir an önce babama kavuşmak isteğimi ertelettiren dünyalık sebepler yüzünden çekişmelerimizin babama acı, bana seviliyor olduğunu bilmenin tadıyla karışık hüznünü yaşıyoruz. 
 
Siz benim babamı bilirsiniz aslında…
 
Güzel ve mübarektir, babalarınız gibi.

Bütününün bir kıymet-i  harbiyesi olmayan ama o mısraını pek bir sevdiğim bir şiir denememde:
 
“Gurbet bana miras kaldı babamdan” diye yazmıştım, oğulların babalarının kaderini yaşadığını belirtmek için ya; bir gurbet gününde - üstelik Babalar Gününde- babama duyduğum özlemin yakıcılığı belki bir parça geçer diye paylaşayım istedim duygularımı, aramızda var olduğunu düşündüğüm hukuka binaen.
 
Kusur etti isem, yine siz bağışlayıcı olun,
 
Affedin.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum
Zeki KILIÇ Arşivi