Asya küllerinden doğuyor Umay'ın dirilişi

Asya küllerinden doğuyor Umay'ın dirilişi

İpek Yolu odaklı, çok boyutlu ruh ve gönül dünyasında ortak bir kültürel frekans, duyarlılık ve yaşam biçimi demek olan eşitlikçi ve paylaşımcı bir dünya yaratmak istiyorsak, bunların genetik köklerini ortaya çıkarmamız gerekiyor

A+A-

Teori Yazı Kurulu Üyesi Mehmet Ulusoy, 'Umay'ın/Simurg'un gizemi ve küllerinden yeniden doğan Asya' başlıklı bir yazı kaleme aldı.

İşte o yazı;

Asya Çağı ya da Avrasya Çağının ve uygarlığının odağını, kalbini Orta Asya oluşturuyor. Başka deyişle, Turan coğrafyası, Turan kültürü. Tek başına Çin, Hint, Mezopotamya, İran, Anadolu uygarlıklarından, bu uygarlıkların damgasını taşıyan çağlardan söz edilebilir. Fakat bir Asya Çağı'ndan ve çağdaş, toplumcu, paylaşmacı bir Asya uygarlığından söz edebilmek için, bütün onları birbirine bağlayan, birleştiren bir ruhsal, kültürel köprüye, uygarlık sentezine ihtiyaç vardır. Bu köprü İpek Yolu'dur. Sözkonusu ticari-ekonomik ve kültürel köprünün üzerinde yükseldiği uygarlık da, Türk ya da Turan kimliğinin damgasını taşıyan Orta Asya Uygarlığıdır. Bu kültürün mitolojik simgesi ise, Farslarda Simurg, Araplarda Zümrüdüanka, Ruslarda Ateş Kuşu adlarını alan, Huma Kuşu ya da Umay Ana'dır. Çağdaş, aydınlanmacı, akılcı yeni değerler, bu kültürel birikime, simge ve değerlere aşılanarak yükselecektir, çağdaş Asya uygarlığı.

BATI UYGARLIĞI

Yunan-Roma uygarlıklarının devamı olarak Batı kapitalizminin, inceltilmiş ve sistemleştirilmiş köleci, özel mülkiyetçi kültürel biçim olarak insanlığı daha "ileri" bir noktaya taşıdığı bir gerçektir. Ancak, toplam olarak bakıldığında, Asya'nın uygarlık ve kültür birikimini, çok kaba ve sınırlı ölçüde devralabilmiş ve Asya'nın bir çok maddi-manevi insani kazanımını budamış, ruhuna ve özgünlüğüne yabancılaştırmıştır; yani onları ruhsuz metalara dönüştürmüştür. Bu nedenle Batı, bilim ve teknolojide, maddi refahta insanlığa olağanüstü imkanlar sağlamakla birlikte, evrensel insani, ahlaki değerlerde, insan ruhunda büyük tahribatlara ve kirlenmelere yol açmıştır. Özetle, uygarlığın Batı'da aldığı son biçimi kapitalist emperyalizmle, insanlık, emeğine, içsel ve dışsal doğasına tamamen yabancılaşmıştır.

Çin'in önderlik ettiği İpek Yolu'nu yeniden canlandırmayı amaçlayan "Bir kuşak, bir yol" projesi ile gündeme gelen yeni bir uygarlık, yeni bir dünya yaratma söyleminde ise tarihsel, kültürel bir birlik vurgusu yapılsa da, ortak bir kültür deyince neyin kastedildiği pek açık değildir.

Türk, Çin, Rus, Hint, İran ulusal kültürlerinden sözedebiliriz. Hepsi de binlerce yıllık ortak ve derin Asya kültürünün parçaları, bileşenleri. Bu ortak, derin ve zengin Asya kültürünün mitolojik, töresel, kamusal-yönetimsel, dinsel, estetik kültürel kodları nelerdir? Bu kültürel kodları, olabildiğince çağdaş bir içerik ve biçimle, eskiyip ölenleri, çürüyenleri ve işlevsizleşenleri ayıklayarak, yaşayan ve yaşaması gerekenleri öne çıkararak, nasıl güncelleştirebiliriz?

Evet, İpek Yolu odaklı, çok boyutlu ruh ve gönül dünyasında ortak bir kültürel frekans, duyarlılık ve yaşam biçimi demek olan eşitlikçi ve paylaşımcı bir dünya yaratmak istiyorsak bunların genetik köklerini ortaya çıkarmamız gerekiyor. Böylece çağdaş Asya/Avrasya merkezli bir kültürel rönesans, bir kültür sanat atılımı gerçekleştirmek mümkündür. Kökler deyince kuşkusuz, bütün halkların, kültürlerin bilinçaltını oluşturan mitolojik tarih öncesinden başlayarak günümüze kadar üretilen kurucu nitelikteki değerler gündeme gelir.

Bu yazıyla ancak genel bir değinme ve giriş niteliğinde bazı şeyler söyleyebileceğiz. Önce, ana hatlarıyla Doğu ve Batı kültürlerindeki temel farklılıkları belirlememiz gerekiyor.

PAYLAŞMACI ASYA KÜLTÜRÜ

Nasıl ki, Yunan-Roma kaynaklı Batı uygarlığının, Batı felsefesinin ve kültürünün köklerini Mısır ve Finike uygarlıkları ve Yahudi mitolojisi (Eski Ahit-Tevrat; Yeni Ahit-İncil) oluşturuyorsa, Asya/Avrasya uygarlığının, felsefi-kültürel köklerini de Çin-Türk-Fars-Hint-Rus mitolojisi ve kültürleri oluşturmaktadır.

Şu ilk temel belirlemeyi yapmak, Doğu merkezli ve Batı merkezli uygarlıkların felsefi-kültürel ayırdedici dinamiklerini ve değerlerini, aynı zamanda aralarındaki farklılıkları, anlamak açısından önemli bir başlangıç olacaktır. Kökeninde, köleci nitelikteki Mısır ve onun devamı -ama Sümer ve Anadolu'dan da etkilenen- Fenike-Kartaca, sonra Yunan, Roma gibi köleci deniz uygarlıkları, onların felsefi, dinsel biçimi olan Yahudi-Hıristiyan mitolojisi, Batı kültürünün ve düşüncesinin temellerini oluşturuyor. Bu köleci kültürün felsefi özünü, karşıtların sonsuza kadar birbirini dışladığı Düalizm (ikicilik) oluşturur.(1)

Kara uygarlıklarına dayanan Asya/Doğu düşüncesi ve kültüründe ise, karşıtların birbirini dışlaması sözkonusu değildir; gece ve gündüz, yaz ve kış, aydınlık ve karanlık, iyi ve kötü, yaşam ve ölüm, birbirini izleyen ve birbirini tamamlayan ve belli koşullarda birbirine dönüşen, birbiri ile yer değiştiren, göreceli nitelik taşıyan karşıtlardır. Karşıtlar bir bütünlük, bir'lik, teklik oluşturur, biri öbürünün varlık nedenidir, biri olmadan öbürü olmaz.

Düalist (ikici) felsefi düşünce, toplumsal ve sınıfsal olarak köle ve efendi karşıtlığında ve bu sunıfların tamamen birbirini dışlayan ve yabancı konumlanmasında temellenir. Kadın da bu kültürde köle statüsündedir.

Bu uygarlıkların dillerindeki -Hint-Avrupa ve Hami-Sami dillerinde- var olan sözcüklerin genel olarak dişi ve erkek olarak ayrılması önemli bir göstergedir. Ayrıca Roma uygarlığında, "Roma tipi evlilik" olarak bilinen, kadınların kocalarına kölece biat ettiği, "sığınma" anlamına gelen famuli (familya: aile), bir kölelik kurumu olarak ortaya çıkmıştır. Evlilikte kadının kayıtsız şartsız, tek taraflı, kocasının her emrine uymayı kabul etmesi, köleci uygulamanın örnekleridir. Bu köleci yapıda "Aile babası, çocuklar üzerinde yaşam ve ölüm gücüne sahiptir." İslam öncesi Arap kültürünün merkezi Mekke'de kadına karşı son derece aşağılayıcı uygulamalar, kadının alınıp satılması da köleci kültürün yansımalarıdır.(2)

Köleci kültürün dinsel yansıması da doğal olarak aynı düalist dışlayıcılığı ve düşmanlığı içerir. Bütün Ortadoğu dinlerinde Tanrının korkutucu, cezalandırıcı, yıkıcı, yok edici nitelikleri bunun bir yansımasıdır. Kısacası köle sahibi efendi sınıfı, zaman içinde haksızlığa ve baskıya dayanan egemenliğini dinsel bir ideoloji olarak inceltip karmaşıklaştırdıkça tanrısal bir noktaya yükselmiştir; onun egemenliği, otoritesi, hakları ve ayrıcalıkları da Tanrısal niteliklere dönüşmüştür.

Evrensel üç büyük dinin köleci Ortadoğu'dan (Batı Asya'dan) çıkması, özellikle de aynı kültürün bir parçası Yahudi mitolojisinin ürünü olması rastlantı olamaz. Örneğin, sayısı 124 bin olarak ifade edilen bütün paygamberlerin hepsinin de Yahudi kralları olması ilginç ve tuhaf değil mi? Bu büyük tarihsel ve dinsel-felsefi olgu, Marks'ın da vurguladığı gibi, köleliğin çaresizliğinden kaynaklanan, kurtuluşu öbür dünyada arayan derin bir yanılsamanın ürünüdür.

Asya'da ise, bu düzeyde ve uzun süreli, sistemli bir köleleşme ve yabancılaşma yaşanmamıştır. Bu nedenle Yahudi tanrılarının inançsızlara (kendi tanrılarına inanmayanlara) karşı intikamcı, acımasız, şiddetle cezalandırıcı nitelikleri Asya halklarının tanrılarında pek görülmez.

Şamanizm, Taoizm, Hinduizm ve Budizm gibi Asya kültür ve dinsel inançlarının, insan-tanrı-evren ilişkisine dayanan çok önemli derin, evrensel bir içeriği vardır. Bu felsefi içeriğin Türk Anadolu'da ve İran'da aldığı en özgün biçim tasavvuf düşüncesidir. Genel olarak mistik/gizemli bir nitelik taşıyan, Tanrı-evren-insan ilişkilerini ele alan bu felsefe, kaynaklandığı ve beslendiği doğacı diyalektik, Asya mitoloji ve kültürlerinin birçok bakımdan oldukça gelişkin bir sentezini oluşturur.

Özellikle Anadolu'da, Hacı Bektaş, Yunus Emre ve Mevlana'nın düşünceleri, en başta insan olmak üzere, doğadaki bütün canlıları, bütün varlıkları Tanrının bir parçası, tezahürü ve ete-kemiğe bürünmüş hali olarak görür. Tanrı ya da doğayla insanın ilişkisini, 'tek'teki 'çok'un, 'çok'taki 'tek'in birliği olarak olarak gören düşünce Asyai kültürün temelini oluşturur. Bu düşüncenin İslamda en yetkin temsilcileri; "Enel hak"-ben tanrıyım, tanrı bendedir (dolayısıyla tanrı sendedir, Tanrı ondadır, Tanrı bütün insanlardadır) diyen Hallacı Mansur ile, aynı düşünceyi "Vahdeti Vücut" (bütün varlıkların Tanrıda birliği) ya da Tanrının bütün varlıklarda cisimleşmesi olarak daha üst düzeyde kuramlaştıran İbni Arabi'dir.

Özetle, Asya felsefesi ve kültüründe, Yunus ve bir çok Anadolu bilgesinde görüldüğü gibi, Tanrı dışsal -dayatan, korkutan, yasaklayan- bir kavram değil, içsel, gönülden ulaşılan, hoşgörülü, sevilen, eleştirilen, yer yer isyan edilen bir kavramdır. Aslında Tanrı da, cennet de, cehennem de içimizdedir. "Cehennem dediğin dal odun yoktur/ Herkes ateşini kendi götürür" diyen Hacı Bektaş bu felsefeyi şu dörtlükle çok daha mükemmel ifade ediyor: "Hararet nardadır sacda değildir/ Keramet baştadır tacda değildir/ Her ne arar isen kendinde ara/ Kudüs'te Mekke'de Hac'da değildir."

HÜMANİZMİN, HOŞGÖRÜNÜN VİCDANIN ASYA'SI

Doğu'da insanın hatalarından, günahlarından arınması içsel bir yolculukla ve yaratıcıyla içten bir diyalogla, içini dökme ya da özeleştiriyle gerçekleşir. Batı'da ise, ta köleci Roma'dan kalma kilise kurumunun temsilcisi papaza günah çıkarmak suretiyle bu "arınma"yı yaşar. Günümüzde Batı-Hıristiyan kültüründe bu tür dışsal, zorlama arınma ritüelleri belli ölçüde aşılmışsa bunun da nedeni, Doğu kültüründen büyük etkilenmeler sonucudur.

Türk, Çin, Hint ve Fars/İran kültürlerinin belirlediği Doğu/Asya uygarlıklarında, yer yer köleci uygulamalar yaşansa da, toplumsal ve kültürel olarak sistemleşmiş bir köleciliğe rastlanmaz. Marksist literatürde feodalizm olarak genellenebilen, ancak ağırlıklı olarak kamucu-devletçi yönetim ve ekonomi biçimleriyle bir çok farklı örneklerini gördüğümüz toplumsal-kültürel bir dünyadır Asya.

Bu nedenle, Asya merkezli uygarlık ve kültürlerin (Dugin bunlara "Kara Uygarlıkları" diyor) hiç birinde kadın, genel olarak feodal-ataerkil bir baskıyı yaşamakla birlikte, hiç bir zaman köle ve cinsel olarak bile aşağılanan, dışlanan bir konumda olmamıştır. Örneğin, kadının tamamen dışlandığı köleci bir kültürün en tipik göstergesi olan eşcinsellik Doğu toplumlarında pek görülmez. Bu, tamamen köleci Akdeniz uygarlıklarına özgü bir olaydır. İslam uygarlığındaki, Bağdat, Şam, İstanbul merkezli eşcinsellik ve oğlancılık da kesinlikle bu köleci kültürün bir ürünüdür.

Kölecilik ve korsanlığa dayanan, Yahudi-Hıristiyan dinsel ideolojileri ile sentezlenmiş Batı'da, insanı da -özellikle kadını- içine alan özel mülkiyetçi ve bireyci kültür, Doğu'da Gök Tanrıya bağlı "despotik devlet"çi ve kamucu-eşitlikçi kültürle sınırlanmış, etkisizleştirilmiştir. Hegel'in ve daha sonra Marks'ın vurguladığı gibi, Doğu'da ve "Çin'de saltık eşitliğin despotik imparatorluğu vardır." Roma ise, Hegel'e göre, "haydut çobanlardan ve her tür ayak takımının bir araya gelmesiyle oluşmuştur." Buna, Finike, Kartaca ve Yunan kaynaklı tüccar sınıfının deniz korsanlığını da eklemek gerekiyor.(3)

AVRUPA HÜMANİZMİ

Avrupa'da Hümanizm, 13. yüzyıldan itibaren, esas olarak da 16. ve 17. yüzyıllarda gelişirken, Çin'de bu, devletleşme ve göksel imparatorluk geleneklerine bağlı olarak daha MÖ. 4. ve 6. yüzyıllarda gündeme geliyordu. Bu çağda Konfüçyüs'çü aristokrasiye karşı eşitliği savunan Mo Tzu, bütün insanların doğal olarak "iyi" olduğunu ileri sürer. Mencius, "Bütün insanlar [başkalarının acı çekmesini görmeye] tahammül edemeyecek bir zihne sahiptir. (...) Acıma duygusu, insanseverliğin kaynağıdır. Haya ve nefret duygusu, doğruluğun kaynağıdır. Doğru ve yanlış duygusu hikmetin kaynağıdır" demektedir.(4)

Mencius'un hümanist felsefesine karşın Batı'da, barbarlık çağının komünal-eşitlikçi kültüründen gelen toplumcu ve paylaşmacı özü köleci korsanlıktan gelen özel mülkiyetçi bireyci-bencillik yönünde sınırsızca tahrip eden bir kültür egemen olmuştur. Bunun sonucu olarak, ütopik ve bilimsel sosyalistlerin geliştirdiği toplumcu bir etik/ahlak düşüncesine rağmen, günümüzde çok daha yıkıcı bir şekilde "insan insanın kurdu"dur diyen, insanların genel olarak iyi olduğunu reddeden felsefi düşünce ve davranış egemendir.

Türklerde ise hümanizmin kökleri, Hunlar ve Göktürkler gibi birçok kavmi birleştiren büyük imparatorluk geleneklerine kadar dayanmakla birlikte, felsefi olarak, Anadolu'da, Hacı Bektaş, Yunus ve Mevlana'nın çağına, 12. yüzyıla dayanmaktadır. Batı'da Hümanizm, ancak köleci toplumsal ve kültürel ilişkilerin aşılmasından sonra, gelişmeye başladı. Özellikle de feodal bölünmüşlüğe ve derebeyliğe karşı güç kazanan büyük merkezi imparatorluklar zemininde hayat buldu.

Asya'da, bütün kavimleri (insanlığı) kucaklama ve yönetme iddiasındaki Göksel İmparatorluklar geleneği, farklı kavimlerin, kültürlerin birlikte yaşamasının zeminini yaratmıştır. Ayrıca bilimin, sanatın ve siyasetin, yani devleti ve toplumu yönetme sanatının oldukça ilerlemiş olması, Hümanist düşüncenin çok daha erkenden gelişmesini sağlamıştır. Kuşkusuz köleci bir kültürün gelişmemesi önemli bir rol oynamıştır.

Sonuç olarak, sözkonusu iki kültürel şekillenme, bugün insanlığın yazgısını belirleyecek, bireyci ve toplumcu iki farklı uygarlık biçimi etrafındaki sınıfsal nitelik taşıyan odaklanmaların da ayırdedici özelliklerini oluşturmaktadır. İnsanlık ya Batı merkezli kapitalizmde ve onun özel mülkiyetçi, piyasacı ve bireyci kültüründe doğaya ve kendine yabancılaşmış olarak çözülüp, dağılıp gidecek. Ya da Doğu merkezli davletçi, eşitlikçi, paylaşmacı kültürü seçerek, insanın kendiyle ve doğayla barışık olduğu yeni bir uygarlığa yükselip ilerleyecektir.

Dipnotlar

(1)Akdeniz merkezli köleci-tüccar deniz uygarlığı konusunda bkz: Aleksandr Dugin, Rus Jeopolitiği, Küre Yayınları, İstanbul, 2003, s. 309, 319 vd. Ayrıca bilimsel olarak da kanıtlandığı gibi, Asya uygarlıkları köleci bir sistemi yaşamadan feodal ortaçağa geçtiler; köleci uygulamaları da belli ölçüde yaşadılar. Ancak bu, emekçi köylünün köleye göre daha özgür olduğu sömürünün feodal biçimi yanında ikincil bir olguydu. Akdeniz uygarlıklarında ise, köle emeğine dayanan üretim biçimi ve üretim ilişkileri egemendi.

(2)"Roma tipi evlilik" ile ilgili daha ayrıntılı bilgi için bkz: Giambattista Vico, Yeni Bilim, Doğubatı Yayınları, s.114, 236, 248, 249.

(3)Hegel, Tarih Felsefesi, İdea Yayınevi, İstanbul, 2006, s. 97, 212.

(4)Fung Yu-Lan, Çin Felsefesi Tarihi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2009.

SİYASETCAFE.COM

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
İlgili Haberler